Mürekkebimin ucundaki bu soğuk asit, senin o sığ sularında
boğulmayacak kadar yoğun ve geri dönülmez bir tesire sahip. Bu bir hesaplaşma
değil; çünkü hesap ancak denkler arasında tutulur. Bu, bir biyoloğun mikroskop
altındaki iğrenç bir paraziti incelerken tuttuğu o mesafeli, duygusuz ve mutlak
bir tiksinti dolu raporun son satırlarıdır. Seninle geçirdiğim zamanı,
kütüphanemdeki nadide, deri ciltli bir kitabı yanlışlıkla bir foseptik çukuruna
düşürmüş olmanın verdiği o anlık ve fiziksel mide bulantısıyla hatırlıyorum.
Seni hiçbir zaman bir sanat eseri olarak kurgulamadım; buna
kumaşın yetmezdi. Ben sadece senin o çiğ, işlenmemiş ve paçoz ruhunu, kendi
zihnimin görkemiyle örtmeye, o varoş karanlığını kendi ışığımla maskelemeye
çalıştım. Ama ne yaparsan yap, bir sokak köpeğine ipek kumaşlar giydirmek onun
o çöp karıştırma, o en düşük olana yönelme içgüdüsünü değiştirmiyormuş. Sen,
bir yaratıcının elinden çıkmış bir başyapıt olma şansını, her köşe başında
rastlanabilecek ucuz bir etkinlik afişi olmaya feda ettin.
Senin o "aldatma" dediğin eylem, benim gözümde bir
ihanet bile değil; sadece bir tür estetik intihar ve aslına rücu
etmendir. Tercih ettiğin o "diğerleri"... O birbirinin kopyası, ağzı
bozuk, zihni boş, hayata sadece terli avuçları ve ilkel içgüdüleriyle tutunan o
"vasatlık abideleri"... Onlar senin gerçek aynalarındır. Benim yanımda
bir gölge gibi bile duramıyordun, çünkü zekanın ve rafine bir ruhun o ağır
oksijeni altında boğuluyordun. Şimdi ise o lağım kokulu basitliğin, o
"plebyen" korosunun içinde huzurla nefes alabilirsin. O çoğul
yataklar, o her rüzgarla savrulan ucuz pansiyon odası ruhun, aslında senin
gerçek çapını belirliyor. Karanlıkta, en adi plastikler bile mücevher gibi
parlar; sen de o karanlık adamların arasında, kendi sahte parıltınla
avunabilirsin.
Ve şimdi izliyorum... O modern dünyanın dijital pazar
yerinde, etini ve ruhunu nasıl bir "pazarlama nesnesi" haline
getirdiğini görüyorum. Sosyal medyadaki o ucuz vitrininde, vücudunu o aç
köpeklerin önüne birer çiğ et gibi fırlatırken sergilediğin o umarsız
teşhircilik, aslında içindeki o devasa hiçliğin haykırışıdır. O açık saçık
kıyafetlerin altında saklamaya çalıştığın şey, sadece bir kadın bedeni değil;
pazarlanmaya muhtaç, onaysız yaşayamayan, bir "beğeni" butonuyla
ruhunu satan zavallı bir müsveddedir. O "aç köpeklerin" salyalı
yorumlarında bulduğun o sahte tatmin, senin gerçek bedelin. Sen artık bir insan
değil, bir "etkileşim" birimisin. Kendini sunduğun o dijital
kerhanede, her "like" aslında senin tabutuna çakılan bir başka
çividir.
Şunu iyi anla: Senin güzelliğin, sadece benim sana bakarken
kullandığım o rafine merceklerin bir illüzyonuydu. Şimdi o mercekleri kırdım ve
seni o dijital pazarın tozlu zeminine bıraktım. Cioran’ın dediği gibi; "Her
canlı, bir ceset adayıdır" ve senin durumunda bu süreç, ruhunun o ucuz
pikseller arasında çürümesiyle çoktan başladı. Zaman, benim senin ruhuna
üflediğim o "asillik" tınısını geri aldığında, geriye sadece sarkan
deri, boş bakışlar ve o vasat adamların terli avuçlarında eskimiş bir beden
kalacak. Güzellik bir sermayedir ve sen bu sermayeyi, hiçbir getirisi olmayan
adi bir kumar masasında meze yaptın.
Sen özgürleşmedin; sen sadece sahibini değiştiren bir evcil
hayvan gibi, daha konforlu bir kulübeye, seni olduğun o paçoz halinle kabul
edecek daha sığ sahiplerin kollarına koştun. Sen, bir insanın ruhuna
dokunabilecek o derin sancıları taşıyamayacak kadar kofsun. Senin için hayat,
sadece derinin altındaki o biyolojik dürtülerin ve ekranlardaki o sahte
parıltıların tatmininden ibaret.
Seni affetmeyeceğim, çünkü affetmek karşıdakini hala bir
"özne" olarak görmeyi gerektirir. Seni unutmayacağım da; seni sadece
"ihmal" edeceğim. Bir kenara atılmış, üzerine toz konmuş, modası
geçmiş ve artık kimsenin elini sürmeye tenezzül etmeyeceği o eski, ucuz bir
oyuncak gibi... O adamların terli kollarında veya o ekranların soğuk ışığında
kendinden geçerken, zihninin en kuytu köşesinde benim sesimi duyacaksın. En
"mutlu" göründüğün anda, aslında bir hiç olduğunu hatırlatacağım
sana.
Gitmene değil, gidişindeki o omuzları düşük, o pespaye ve
varoş tavra gülümsüyorum sadece. Bir insanın bu kadar "hiç" olmayı bu
kadar büyük bir iştahla seçmesi, gerçekten de sosyolojik bir vaka. Şimdi git; o
vasatlığın karnavalında, o ruhsuz kalabalığın ve aç köpeklerin arasında kaybol.
Herkes gibi olmanın o dayanılmaz ve mide bulandırıcı hafifliğiyle, o dijital
vitrininde çürü.
Sen artık benim hayatımdaki bir "trajedi" bile değilsin; sen sadece kötü bir çeviri hatası, bir yönetmenin kurgu masasında kesip attığı o gereksiz ve kirli bir sahnesin. Bu yazı, senin ruhuna diktiğim o siyah ve ağır kefendir. Altında sessizce, bir "müsvedde" olarak kal.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder