20 Ocak 2026 Salı

yazı - Sıradan Bir Müsveddenin Patolojisi ya da Vasatlığın Karnavalı

Mürekkebimin ucundaki bu soğuk asit, senin o sığ sularında boğulmayacak kadar yoğun ve geri dönülmez bir tesire sahip. Bu bir hesaplaşma değil; çünkü hesap ancak denkler arasında tutulur. Bu, bir biyoloğun mikroskop altındaki iğrenç bir paraziti incelerken tuttuğu o mesafeli, duygusuz ve mutlak bir tiksinti dolu raporun son satırlarıdır. Seninle geçirdiğim zamanı, kütüphanemdeki nadide, deri ciltli bir kitabı yanlışlıkla bir foseptik çukuruna düşürmüş olmanın verdiği o anlık ve fiziksel mide bulantısıyla hatırlıyorum.

Seni hiçbir zaman bir sanat eseri olarak kurgulamadım; buna kumaşın yetmezdi. Ben sadece senin o çiğ, işlenmemiş ve paçoz ruhunu, kendi zihnimin görkemiyle örtmeye, o varoş karanlığını kendi ışığımla maskelemeye çalıştım. Ama ne yaparsan yap, bir sokak köpeğine ipek kumaşlar giydirmek onun o çöp karıştırma, o en düşük olana yönelme içgüdüsünü değiştirmiyormuş. Sen, bir yaratıcının elinden çıkmış bir başyapıt olma şansını, her köşe başında rastlanabilecek ucuz bir etkinlik afişi olmaya feda ettin.

Senin o "aldatma" dediğin eylem, benim gözümde bir ihanet bile değil; sadece bir tür estetik intihar ve aslına rücu etmendir. Tercih ettiğin o "diğerleri"... O birbirinin kopyası, ağzı bozuk, zihni boş, hayata sadece terli avuçları ve ilkel içgüdüleriyle tutunan o "vasatlık abideleri"... Onlar senin gerçek aynalarındır. Benim yanımda bir gölge gibi bile duramıyordun, çünkü zekanın ve rafine bir ruhun o ağır oksijeni altında boğuluyordun. Şimdi ise o lağım kokulu basitliğin, o "plebyen" korosunun içinde huzurla nefes alabilirsin. O çoğul yataklar, o her rüzgarla savrulan ucuz pansiyon odası ruhun, aslında senin gerçek çapını belirliyor. Karanlıkta, en adi plastikler bile mücevher gibi parlar; sen de o karanlık adamların arasında, kendi sahte parıltınla avunabilirsin.

Ve şimdi izliyorum... O modern dünyanın dijital pazar yerinde, etini ve ruhunu nasıl bir "pazarlama nesnesi" haline getirdiğini görüyorum. Sosyal medyadaki o ucuz vitrininde, vücudunu o aç köpeklerin önüne birer çiğ et gibi fırlatırken sergilediğin o umarsız teşhircilik, aslında içindeki o devasa hiçliğin haykırışıdır. O açık saçık kıyafetlerin altında saklamaya çalıştığın şey, sadece bir kadın bedeni değil; pazarlanmaya muhtaç, onaysız yaşayamayan, bir "beğeni" butonuyla ruhunu satan zavallı bir müsveddedir. O "aç köpeklerin" salyalı yorumlarında bulduğun o sahte tatmin, senin gerçek bedelin. Sen artık bir insan değil, bir "etkileşim" birimisin. Kendini sunduğun o dijital kerhanede, her "like" aslında senin tabutuna çakılan bir başka çividir.

Şunu iyi anla: Senin güzelliğin, sadece benim sana bakarken kullandığım o rafine merceklerin bir illüzyonuydu. Şimdi o mercekleri kırdım ve seni o dijital pazarın tozlu zeminine bıraktım. Cioran’ın dediği gibi; "Her canlı, bir ceset adayıdır" ve senin durumunda bu süreç, ruhunun o ucuz pikseller arasında çürümesiyle çoktan başladı. Zaman, benim senin ruhuna üflediğim o "asillik" tınısını geri aldığında, geriye sadece sarkan deri, boş bakışlar ve o vasat adamların terli avuçlarında eskimiş bir beden kalacak. Güzellik bir sermayedir ve sen bu sermayeyi, hiçbir getirisi olmayan adi bir kumar masasında meze yaptın.

Sen özgürleşmedin; sen sadece sahibini değiştiren bir evcil hayvan gibi, daha konforlu bir kulübeye, seni olduğun o paçoz halinle kabul edecek daha sığ sahiplerin kollarına koştun. Sen, bir insanın ruhuna dokunabilecek o derin sancıları taşıyamayacak kadar kofsun. Senin için hayat, sadece derinin altındaki o biyolojik dürtülerin ve ekranlardaki o sahte parıltıların tatmininden ibaret.

Seni affetmeyeceğim, çünkü affetmek karşıdakini hala bir "özne" olarak görmeyi gerektirir. Seni unutmayacağım da; seni sadece "ihmal" edeceğim. Bir kenara atılmış, üzerine toz konmuş, modası geçmiş ve artık kimsenin elini sürmeye tenezzül etmeyeceği o eski, ucuz bir oyuncak gibi... O adamların terli kollarında veya o ekranların soğuk ışığında kendinden geçerken, zihninin en kuytu köşesinde benim sesimi duyacaksın. En "mutlu" göründüğün anda, aslında bir hiç olduğunu hatırlatacağım sana.

Gitmene değil, gidişindeki o omuzları düşük, o pespaye ve varoş tavra gülümsüyorum sadece. Bir insanın bu kadar "hiç" olmayı bu kadar büyük bir iştahla seçmesi, gerçekten de sosyolojik bir vaka. Şimdi git; o vasatlığın karnavalında, o ruhsuz kalabalığın ve aç köpeklerin arasında kaybol. Herkes gibi olmanın o dayanılmaz ve mide bulandırıcı hafifliğiyle, o dijital vitrininde çürü.

Sen artık benim hayatımdaki bir "trajedi" bile değilsin; sen sadece kötü bir çeviri hatası, bir yönetmenin kurgu masasında kesip attığı o gereksiz ve kirli bir sahnesin. Bu yazı, senin ruhuna diktiğim o siyah ve ağır kefendir. Altında sessizce, bir "müsvedde" olarak kal.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder