6 Ocak 2026 Salı

yazı - Müsvedde Hayatların Bakiyesi

Karşımda duran bu çehre, hafızamın tozlu raflarında bıraktığım o parlak tablodan ne kadar da uzak. Zamanın sadece yüz çizgilerine değil, ruhunun dokusuna da neler fısıldadığını görebiliyorum. Gidişin, ardında sadece bir boşluk değil, rasyonel bir yıkım bırakmıştı; şimdi ise o yıkıntının üzerine sahte bir saray inşa etmeye gelmişsin. Başkalarının kollarında eskitilmiş bir tenin, başka kalplerde harcanmış o hoyrat duyguların tortusuyla kapıma dayanman, cesaretten ziyade bir tür çaresizlik ilanı gibi duruyor. Sahi, hangi limanda fırtınaya yakalandın da unuttuğun bu sığınağı hatırladın? Kaç yabancı elin izi var omuzlarında ve kaç farklı sesin tınısı sindi saçlarının arasına? Şimdi bana "yeni bir başlangıç" vaat ederken, aslında benden, o başkalarından arta kalanları toplamanı, bu duygusal enkazı temize çekmemi bekliyorsun. Oysa ben, senin o çok sesli ve karmaşık senfoninden geri kalan sessizliği dinlemeyi tercih edeli çok oldu.

Sahi, hangi yabancı kolların yorgunluğunu benim sükunetimde dinlendirmeye geldin? Üzerinde, benden uzakta geçirdiğin o kirli zamanların tortusu, teninde başka adamların parmak izleri varken, bana "temiz bir sayfadan" bahsetmen ne büyük bir zihinsel tutulma. Sen, o görkemli sofralarda ana yemeği başkalarıyla yiyip, karnın doyduğunda kırıntıları benim masama süpürmeye çalışan bir misafirsin artık. Benim kalbim, senin başkalarında tükettiğin duyguların rehabilitasyon merkezi değil. Bir zamanlar uğruna şiirler yazılan o kadının, şimdi başkalarından arta kalan bir "ihtimal" olarak kapımda beklemesi, senin adına ne hazin bir mağlubiyet, benim adıma ise ne kadar isabetli bir vazgeçiş. Eskicilere bırakılacak kadar örselenmiş bir ruhu, bana antika bir değer gibi sunmaya çalışma; zira ben, sahteyle gerçeği ayırt etmek için ödediğim bedellerin faturasını çoktan kestim. Senin için hayat, bir çiçekten diğerine konan bir kelebeğin hafifliğindeydi belki de. Gezdin, tozdun, belki de bende bulamadığını sandığın o yapay heyecanları başkalarının yataklarında ve masalarında aradın. Birilerine aşık oldun, birilerine sözler verdin; ruhunu parça parça dağıttın o neon ışıklı şehirlerin karanlık dehlizlerinde. Şimdi ise o parçaları toplayıp, bende bütünlemeye çalışıyorsun. Ancak bilmelisin ki, ben bir müze bekçisi değilim; başkalarının hoyratça kullandığı, örselediği ve sonra bir kenara fırlattığı hatıraları sergileyecek yerim yok. Gururum, melankolimle birleştiğinde ortaya çıkan o aşılmaz duvar, senin bu yüzeysel arzularından çok daha köklü. Benim dünyamda her şeyin bir bedeli ve her gidişin bir hükümsüzlüğü vardır. Sen o hükmü, başka tenlerin sıcaklığında çoktan imzaladın.

Görüyorum ki, o çok övündüğün "özgürlüğün", aslında seni sığındığın her limanda biraz daha eksiltmiş. Gezdiğin o uzak şehirler, tanıştığın o yeni yüzler ve tattığın o geçici heyecanlar; her biri senden bir parça koparıp götürmüş ve geriye sadece posası çıkmış bir pişmanlık bırakmış. Başkalarının altını çizdiği, sayfalarını kıvırdığı ve sonunu beğenmeyip bir kenara fırlattığı bir kitap gibisin şimdi; ben ise o kitabı çoktan okuyup kütüphanemin en tozlu köşesine kaldırdım. Senin "aşk" dediğin o ucuz heyecanların faturasını bana ödetemezsin. Sen o kalabalık yollarda yürürken, ben kendi ıssızlığımda bir heykel gibi sertleştim. Şimdi o narin parmaklarınla bu mermeri ısıtmaya çalışma; senin ateşin ancak başkalarının buz tutmuş sahteliklerini eritmeye yeter, benim hakikatimi değil. İçimdeki o araştırmacı çocuk, senin bu dönüşünün altındaki gizemi çözmeye çalışıyor; ama karşılaştığı tek şey, mağlubiyetin getirdiği o buruk tat. Beni bir liman değil, bir durak sanman ne acı. Sen, yaşadığın o "renkli" hayatın sonunda elinde kalan solgun bir kağıt parçasıyla gelmişsin; oysa benim siyah-beyaz dünyamın dürüstlüğü, senin o kirli gökkuşağından çok daha asil. Şimdi bana o derin uykularından, başkalarının rüyalarından uyanıp nasıl geldiğini anlatma. Çünkü ben senin sustuklarını, o başkalarına fısıldadığın yalanlardan daha iyi tanıyorum. Bu kapı artık sadece bir tahta parçasından ibaret değil; o, senin ihanetinin ve benim o ihanetten süzerek damıttığım gururumun anıtı. Seni tekrar kabul etmek, kendi ellerimle kurduğum bu entelektüel ve ruhsal krallığa ihanet etmek olurdu. Ve ben, senin aksine, kime ait olduğumu ve nerede durduğumu hiç unutmadım.

Şimdi söyle bana, o kadar kalabalığın içinde aslında ne kadar yalnız kaldın da, terk ettiğin bu ıssız adamın sessizliğine sığınmaya karar verdin? Senin "yeniden başlamak" dediğin şey, aslında benim bitiş çizgimdir. Başka hikayelerin figüranı olduktan sonra, gelip benim başrolüme talip olamazsın. Ben kendi yalnızlığımda o kadar devleştim ki, senin o küçük ve yıpranmış dünyan bu hacmi artık kaldıramaz. Gözlerindeki o açıklama bekleyen ifadeyi görüyorum, ancak benim sana verecek tek cevabım, kendi küllerinden doğan bir adamın soğukkanlı sessizliğidir. Sen o yolları yürürken çoktan eskidini fark etmedin mi? Benim için sen, artık sadece üzerine uzun uzun düşünülecek bir analiz konusu, çözülmüş ama tadı kaçmış bir bilmecesin. Bu içsel sorgulamanın senin üzerindeki etkisini merak ediyorsan eğer, sana şu kadarını söyleyeyim: Senin dönüşün, sadece gidişinin haklılığını bir kez daha tescilledi. Bu hikayede bir sonraki adımı senin değil, benim zekam ve onurum belirleyecek. Peki, bu mağrur sessizliğin ardındaki asıl gerçeği, yani senin benim için artık sadece "başkalarından arta kalan bir ihtimal" olduğunu duymaya hazır mısın? Aynaya baktığımda gördüğüm yüz, yıllar önce terk edilen o adamın aynısı değil. Gözlerimdeki çizgiler zamanın değil, suskunluğun işi. Sen gittiğinden beri öğrendiğim ilk şey, bir insanın yalnızken bile kalabalık olabileceğiydi; düşüncelerimle dolu, sorularımla tıka basa. Şimdi geri dönmek istediğini söylüyorsun. “Yeni bir başlangıç” diyorsun. Bu kelimeyi ağzında yuvarlarken, sanki geçmişin diş izlerini silmişsin gibi rahat konuşuyorsun. Oysa ben, her hecesini tartıyorum. Çünkü başlangıç dediğin şey bazen bir sonun makyajıdır.

Seni düşünürken kendime en çok sorduğum soru şu: Affetmek bir erdem mi, yoksa gururun yavaş yavaş intiharı mı? İnsan kalbi kaç kez tamir edilebilir? Her darbeden sonra aynı sesi verir mi, yoksa zamanla metal yorgunluğu gibi sessizce çöker mi? Sen benden, başkalarının dokunduğu, başkalarının umut bağladığı, başkalarının hayal kırıklığına uğrattığı bir geçmişi bağrıma basmamı istiyorsun. Benim payıma düşen ne bu hikâyede? Son durak olmak mı? Yorulmuş bir ruhun park yeri mi? Beni asıl yaralayan, gittiğin yıllar boyunca kimlerle güldüğün değil; hangi aynalarda kendini aradığın. Çünkü insan başkasının kollarında kendini bulduğunu sanıyorsa, dönmek dediği şey çoğu zaman kaybolduğunu kabul etmektir. Sen kaybolmuş olabilirsin. Ama ben kendimi zor buldum. Parça parça. Geceleri uykusuzluğun koynunda, sabahları soğuk kahvenin acılığında. Şimdi kalkıp bana diyorsun ki, “Gel, her şeyi baştan yazalım.” Hangi mürekkeple? Hangimizin kanıyla? İhanet, tek bir an değildir; yankısı uzun süren bir sestir. Sen gittiğinde o ses içime yerleşti. Kalabalıkların ortasında bile susmadı. Ben onu bastırmayı değil, dinlemeyi seçtim. Çünkü bazı sesler bastırıldıkça bağırır. Senin dönüş isteğin, o yankının yeniden duvarlara çarpması gibi. Benden beklediğin şey, unutmam değil; görmezden gelmem. Ama ben kör bir adam değilim. Gözlerimi kapatsam bile gerçeği tanırım.

Gurur dedikleri şey bazen yanlış anlaşılır. Sertlik sanılır. Oysa benim gururum, kendime karşı dürüst olmaktan ibaret. Kendimi kandıramam. Seni hâlâ sevebilirim, evet. Ama sevgi, her şeyi meşru kılmaz. Bazı sevgiler, mesafeyi gerektirir. Bazı kapılar bir kez kapandı mı, anahtarı geri versen bile kilit değişmiştir. Sen eski evi istiyorsun, ben artık o adam değilim. Şunu da inkâr etmiyorum: Dönüşün içimde bir çatlak oluşturdu. O çatlağın içinden geçmişin ışığı sızıyor. Bir zamanlar sana dokunan adam hâlâ bir yerlerde nefes alıyor. Ama onun yanında, senden sonra kendini sıfırdan inşa eden biri var. Daha sessiz, daha temkinli, daha az hayalperest. Onu hiçe sayamam. Çünkü o, hayatta kalmak için doğdu. Belki de mesele sen değilsin. Belki mesele, kendime neyi layık gördüğüm. İnsanın kendine biçtiği değer, kabul ettiklerinden okunur. Ben neyi kabul edersem, oyum. Ve ben artık eksik gelen hiçbir şeye “tam” demek istemiyorum. Dönüşün bir teklif. Ama her teklif kabul edilmez. Bazıları sadece insanın kendini ne kadar tanıdığını ölçer. O yüzden susuyorum. Karar vermek için değil, doğru kararı vermemek ihtimalini öldürmek için. Çünkü bazen en güçlü duruş, kapıyı açmak değil; kapının önünde dimdik durup, neden açmadığını kendine anlatabilmektir. Ve ben, kendime anlatabileceğim bir adam olarak kalmak istiyorum. Beni bir ihtimal olarak görmen, asıl hakaretin kendisi. Çünkü ihtimal, karar veremeyenlerin kelimesidir; cesareti olmayanların sığındığı geçici bir barınak. Sen seçimlerini yaparken adımı anmadın, şimdi sonuçların yorgunluğunda bana dönüyorsun. Bu bir dönüş değil, bu bir tükenmişliğin geri çağırması. Ve ben, başkalarının eleyip bıraktığı bir ihtimal olmaya kendimi bu hayatta hiç hazırlamadım.

Üzerinden geçen ellerin sayısı beni ilgilendirmiyor; asıl mesele, o ellerin senden neyi eksilttiği. Çünkü bazı insanlar çoğaldıkça azalır. Senin yolculuğun bir keşif değildi, bir savrulmaydı. Şimdi bana, fırtınada parçalanmış bir geminin enkazından “yeni bir rota” çıkarmamı teklif ediyorsun. Oysa ben, batıklarla liman kurmam. Yanıldığın bir nokta var! Ben seni beklemedim. Ben senden kurtuldum. Aradaki fark, insanın omurgasını belirler. Beklemek umuttur, kurtulmak farkındalık. Sen gittiğinde içimde bir boşluk oluştu, evet; ama o boşluğu seninle doldurmadım. Oraya kendimi koydum. Şimdi geri dönüp o alanı işgal etmek istiyorsun. Geç kaldın. O yer artık kutsal sayılıyor. Bana “değiştim” diyorsun. Değişim, pişmanlıkla karıştırıldığında ucuzlar. İnsan değiştiğini, geri dönerek değil; ileriye bakarak ispatlar. Senin dönüşün, bir gelişim hamlesi değil, bir son çaredir. Ve ben, kimsenin son çare defteri olmadım. Hiçbir zaman.

Seni asıl rahatsız eden benim suskunluğum. Çünkü suskunluğumda suçlama yok ama kabul de yok. Ne affediyorum ne saldırıyorum. Sadece yerimi koruyorum. Ve bu, insanın karşısındaki en zor duruştur. Çünkü yüzleşecek bir öfke bulamıyorsun, ama sığınacak bir merhamet de. Şunu bil istiyorum; İnsan bazen kaybettiğini, başka kimselerde bulamayınca değerli sanır. Ama bu değer, geç kalmış bir fark ediştir. Ben senin fark edişinin bedeli değilim. Zamanında kıymeti bilinmeyen şeyler, sonradan hatırlanınca anı olur; hak olmaz. Eğer kalbimi tekrar isteme cesaretin varsa, bil ki o kalp artık senin bıraktığın yerde değil. Daha yüksekte. Ve oraya çıkmak için sadece pişmanlık yetmez. Oraya karakter gerekir.

Bana bakarken gördüğün o yansıma, aslında senin kaybettiklerinin toplamıdır. Sen, o başkalarına cömertçe sunduğun kahkahalarının yankısını benim sessizliğimde arıyorsun; fakat bilmelisin ki, ben senin o ses kirliliğini çoktan susturdum. Bir başkasının rüyasından uyanıp benim gerçeğime sığınmak istemen, bir liman arayışı değil, sadece batmakta olan bir geminin son çırpınışıdır. Seninle kurulacak bir "yeni", aslında binlerce "eski"nin ağırlığı altında ezilmeye mahkumdur. Ben, başkalarının hatıralarıyla kirlenmiş bir geleceği, senin o sahte vaatlerine kurban etmeyecek kadar çok seviyorum kendimi. Sen artık bir özne değil, sadece benim analiz masamda otopsisi yapılmış, ruhu soğumuş bir vakasın. Ve inan bana, hiçbir otopsi, ölüyü hayata döndürmeye yetmez.

.....
....
...
..
.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder