Sabahın beşiydi. Ya da altısı. Fark etmez. Camdan içeri sızan o donuk ışık, hangi saatte olduğunu anlamak için yeterli değildi zaten. Duvarlar griydi, ben griydim, hayat griydi. Tıpkı İstanbul'un o boğucu Kasım sabahları gibi. Üsküdar'da, üçüncü kat. Alt kat komşu yine horluyordu, sesi duvarlardan geçip ciğerlerime doluyordu sanki. Herkesin bir derdi vardı, benimki de bu horlama sesiydi işte. Ve cebimdeki son elli lira.
Kalktım. Pantolonumu buldum, dökülen sigara küllerini umursamadım. Mutfakta demlik boştu, dün geceden kalma çay bardağına yapışmış sinek, bir hayalet gibi duruyordu. Ne çay, ne sigara. Hayat, beni yine sıfır noktasında yakalamıştı. "Hay siktiğimin hayatı," diye mırıldandım. Sesim, kendi kulağıma bile yabancı geldi.
Aşağı indim. Beton merdivenler, her adımımda gıcırdıyordu. Kapıcı Süleyman, her zamanki gibi kapısının önünde sigara içiyordu. Gözleri kan çanağı. "Hayırdır abi, bu saatte?" diye sordu. O'na cevap vermedim. Ne verecektim ki? "Sabahın köründe intihar etmek için aşağı iniyorum, yolda fikrim değişirse bir simit alırım mı?"
Sokak ıslaktı. Dün gece yağmur yağmış, sonra durmuştu. Şimdi her yer, kurumuş gözyaşları gibi parlıyordu kaldırım taşları. Otobüs durağında yaşlı bir kadın, başörtüsünü sıkıca kavramış, üşüyordu. Otobüs gelmedi. Gelmeyecekti. Bu şehirde hiçbir şey zamanında gelmezdi, özellikle de beklediğin şeyler.
Kahveye girdim. Köşedeki masaya oturdum. Mustafa, kahveci, beni görünce başını salladı. Konuşmaya gerek yoktu. Bir sade kahve, iki sigara. Ömrüm boyunca yaptığım tek istikrarlı şey buydu herhalde. Kahvem geldi. Köpüğü hürriyetime benzerdi: az ve çabuk kaybolan.
Sigaramı yaktım. Dumanı havaya üflerken, pencereden dışarı baktım. İnşaat halindeki bir bina. Demir iskeleler, çimento torbaları. Her yer değişiyordu, ama hiçbir şey iyiye gitmiyordu. Eskiden burada bir meyhane vardı. "Akşamcıların Durağı" derlerdi. Babamla giderdik arada. Şimdi apartman dikiyorlardı. Daha çok beton, daha çok gri.
Öğlene doğru, son elli lirayı harcamaya karar verdim. İçimde bir ses, "git bir şişe ucuz rakı al," diyordu. Diğer ses, "belki bir kebap?" diyordu. Rakı kazandı. Her zaman kazanırdı. Tekel bayiine girdim. Ahmet, beni görünce sırıttı. "Abi, erken başlamışsın?" "Hayat, Ahmet, hayat erken başlıyor," dedim. Şişeyi aldım. Bir de küçük bir paket Antep fıstığı. Ne de olsa, biraz da olsa zengin hissetmek gerekiyordu.
Eve döndüm. Güneş batmaya başlamıştı. O turuncu ışık, gri duvarlara kısa bir süreliğine renk katıyordu. Bardağıma rakıyı koydum. Su eklemedim. Ne gerek vardı? Hayat zaten yeterince sulandırılmıştı. İlk yudumu aldım. Boğazımı yaktı, ciğerlerime indi. İşte buydu. Bu acı, bu yakıcılık, beni hala hayatta tutan tek şeydi belki de.
Dışarıdan bir çocuk sesi geldi. Top oynuyorlardı. Neşe. Saf, katıksız bir neşe. Unutmuştum o hissi. Belki de hiç tatmamıştım. Şişenin yarısı bitmişti. Dünya biraz daha bulanıklaşmış, köşeleri yumuşamıştı. Komşumun horlaması hâlâ geliyordu. Ama şimdi o kadar rahatsız edici değildi. Bir tür melodi gibiydi artık.
Gece oldu. Karanlık, odanın her yerine yayıldı. Ben de yayıldım. Sandalyede, şişenin dibi görünüyordu. Gözlerim kapanıyordu. Yarın sabah yine o gri ışık, o horlama, o boş demlik. Ama şimdi, bu şişenin dibinde, kısa bir süreliğine her şey önemsizdi.
Hayat, beni her seferinde tekrar sikecek bir yol bulacaktı. Ama ben de her seferinde, bir şişe rakı bulup, ona gülmeye devam edecektim. Çünkü bu pis dünyada, geriye kalan tek şey buydu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder