27 Ekim 2025 Pazartesi

günlük - Işığın Ucuzluğuna ve Anlamsızlığın Görkemi Üzerine Bir Not


Bugün öğrendiklerim karşısında midemin bulantısıyla birlikte, varoluşun en temel dayanaklarının bile nasıl bir illüzyon olabileceğini bir kez daha idrak ettim.


İnsanın içini kusacak kadar rahatsız eden şey, yaşananlar değilmiş aslında;

yanılmış olduğunu anlamakmış.


Belki de bunun adı ihanetin kendine has kokusu.

Demirin pas kokusu gibi.

Eski bir tren istasyonunda, terk edilmiş bir bavulun sır gibi çürümesi adeta.


Senin bana bıraktığın his tam olarak bu işte.


Yağmur, her zamanki o tanıdık, ritmik vuruşuyla dışarıdaki dünyayı yıkarken, ben de bu yıkımın ortasında kendi yarattığım küçük evrenin ne denli kırılgan olduğunu anladım. Ben her yağmurda, her gece sokak lambalarının altındaki sarı boşlukta kendime bir yol arardım. 


Pencerenin önünde sigaramı yaktım; dumanı, camdaki buğuyla karışarak ağır ağır havaya karıştı. Seninle ilgili her şeyi düşündüm.

Bir insanı tanımanın uzun sürdüğünü sanırdım; meğer bir insanın sandığımdan daha az olduğunu anlamak, çok daha kısa sürüyormuş.


İhanetin bir sesi olduğunu öğrendim bugün.

Paslanmış kapı menteşesi gibi.

Kapanmayan eski bir sandığın içinden gelen kuru bir sürtünme gibi.

Kırılan bir şeyin değil, özünde hep kırık olan bir şeyin sonunda açığa çıkışı gibi.


Sana sadece bir insanın ruhuyla dokunmayı öğretmeye çalışmıştım.

Ama sen ellerimin arasında taşıdığım her şeyi,

ucuz bir merak uğruna bırakabildin.

O kadar kolay.

O kadar özensiz.


Biliyor musun?

İhanetin en acı tarafı, karşımdaki insanın aslında sandığım kadar büyük olmadığını anlamak.

Meğer ben seni, kendimden aldığım ışıkla büyütmüşüm.

Meğer sen hiçbir zaman o kadar derin, o kadar ince, o kadar gerçek olmamışsın.


Ben seni hiç abartmadığımı düşünürdüm, biliyor musun?

Hep sade ifade ettim seni.

“Yanımda biri var” dedim.

“Birlikte yaşıyoruz” dedim.

Ama anlıyorum şimdi, sana dair ne varsa, benim içimde seninkinden daha büyüktü.


Bir insanın sevildiğini sanmasıyla gerçekte sevilmesi arasındaki fark bugün kadar açık olmamıştı hiç.

Sen beni sevmedin.

Sen sadece benim seni sevme biçimimi sevdin.


Ne kadar basit, değil mi?

Ne kadar sıradan.

Ne kadar ucuz.


Ben hep senin yüzüne bakarken bir derinlik arıyordum. Gözlerinin içine yavaşça bakan bir insanın, sessizce, içinden kendine bir yer kurduğu o ince anı bekliyordum. Ama sen… Sen gözlerini kaçırıyordun, hep. Çünkü sende bakılacak bir şey yokmuş aslında. Senin içinin duvarları boşmuş. Yankılı. Yuvarlanıp duran boş bir teneke gibi.


Ve ben bunu anlamamışım.

Anladım sanıp inanmamışım.

İnanmak yerine umut etmişim.

Buna aşk demişim.

Sahipleniş demişim.

Derinlik demişim.


Ve sen, bütün bunların içinde sadece dekorun bir parçasıymışsın.

Bir figür.

İçine anlam yüklenmiş bir siluet.

Benim tamamladığım bir eksiklik.


Sen hiç tamamlanmamışsın.

Zaten tamamlanmak istememişsin.

Yüzeyde durmak hep daha kolaydı değil mi?

Daha risksiz.

Daha az gerçek.


Şimdi midemdeki bulantı, senin ihanetinin kendisinden değil;

senin hiçbir zaman sandığım kadar insan olmamış olmandan..


Benim dünyam hep içe dönüktü; sen ise hep dışarıdan bakıyormuşsun.

Ben sende derinlik sandığım şeylere özenle dokunuyordum,

meğer sen sadece yüzeyleri parlatmayı seviyormuşsun.


Ne acı.

Kırılmamın nedeni bile büyük değil.


Sana güvenmek, seninle yan yana yürümek, bir şeyleri biriktirmek…

Sanıyordum ki bir insan, yanında sevdiği varken kendiliğinden incelir.

Ben inceldim.

Sen ise incelikten korktun.


Sen, bu kadim ve zorlu dünyada, bir sanat eseri olmanın ihtişamını reddedip, bir broşürdeki ucuz bir reklam görseli olmayı tercih ettin. Kendini aşağılamışsın, bunu en acımasız şekilde yüzüne vurmaktan çekinmeyeceğim. Zira sen, kalbinin ağırlığını taşıyamayacak kadar hafif bir varlıksın. Benim yerimi doldurmaya çalışanlar, en fazla senin gibi, sadece anlık bir parlama yapacak ve sonra söneceklerdir.


Sen, benim bu varoluşsal yalnızlığımı, bir tür romantik dekorasyon sanarak yanıldın. Benim derinliğim, senin için sadece bir tür fantezi, sığınabileceğin geçici bir limandı. Oysa bilmelisin ki, anlam, ancak bu kasvetin içinde, seçimlerin keskinliğiyle doğar. Ben, her an kendimi yeniden yaratma zorunluluğuyla yaşıyorum; her kare, her an, hayatın nihai anlamsızlığına karşı attığım inatçı bir evet'tir.


Sen ise, o anlamsızlığın getirdiği korkuyla yüzleşmek yerine, en kolay kaçış yolunu seçtin. Başkalarının sana gösterdiği o basit, çıkarcı ve hemen tüketilebilir ilgiye koşarak, kendi özgün varoluşunu bir kenara fırlattın. Bu, bir felsefe kitabının en can alıcı paragrafını atlayıp, arka kapağındaki ucuz bir özeti okumaya benziyor. Kendini, bilinçli olarak değersizleştirdin.


Benim ağırbaşlılığım, senin zihninde bir tür "görünen adam" imajı yaratmış olabilir; oysa o ağırbaşlılık, aslında varoluşun absürtlüğüne karşı geliştirilmiş yegâne savunma mekanizmamdı. O derinlik, benim özgürlüğümün bedeliydi. Sen o bedeli ödemeyi reddettin ve basitçe, başkalarının sana sunduğu "hazır anlam" paketine sarıldın.


Bu, yalnızca bir aldatma değil; bu, özüne ihanettir. Bir varlık, kendi özgünlüğünden bu denli kolay vazgeçebiliyorsa, onun benim için taşıdığı varoluşsal değer nedir? Hiçbir şey. Sen, kendi özgürlüğünün getirdiği sorumluluktan kaçarak, başkalarının tanımladığı bir nesne olmayı, bir obje olmayı, bir şey olmayı tercih ettin. Ve bu, benim için en büyük aşağılamadır: Senin, kendi potansiyelini, bu denli sığ bir tatmin uğruna harcamış olman.


Şimdi, bu yalnız odada, yağmur dinledikçe daha da netleşiyor: Senin aradığın şey ne aşk, ne de tatmin. Senin aradığın şey, "olmanın" yorucu yükünden kurtulmaktı. Ve bunun bedelini benimle olan ilişkiyi kirleterek ödedin.


Benim sanatımdaki her gölge, her yanlış çekilen kare, bir mücadeledir. Senin hayatındaki her yalan ise, o mücadeleden kaçışın basit bir kanıtıdır. Git. O anlık flaşların parlaklığında ne kadar mutlu olursan ol, biliyorum ki, o ışık söndüğünde, geriye kalan tek şey yine varoluşun o soğuk, mutlak boşluğu olacak. Ve o boşlukta, benim sana sunabildiğim o derin, melankolik huzuru bir daha asla bulamayacaksın.


Çok düşündüm.

Kızgınlığımı nasıl ifade etmeliyim diye.

Çığlık atmak istemedim.

Hakaret etmek gelmedi içimden.

Bunların hepsi sana fazla gelir, fazla değer verir.

Senin kaldıramayacağın kadar gerçek olurdu.


Ben sadece susarak konuşacağım şimdi.


Çünkü sessizlik, senin bütün o gösterişli, süslenmiş, yapay cümlelerinden daha ağırdır.


Şimdi arkamı dönüp, penceremdeki yağmurun ritmini dinliyorum. Bu ritim, senin anlamsız çabalarından çok daha sahici. Sen, benim için artık sadece, kadraj dışına itilmiş, okunaksız, anlamsız bir dip notadan ibaretsin.


Şimdi midemdeki bulantı, senin başkasıyla ne yaptığınla ilgili değil.

Bu kadar küçük biriyle bu kadar büyük hisler yaşamış olmamla ilgili.


Meğer ben konuşurken, sen anlamıyor değilmişsin, dinlemiyormuşsun bile.


Sana güvenmek hafiflikmiş, ben bunu bugün öğrendim.


Sana değer vermek israfmış.

Sana dokunmak bile aslında kendimi eksiltmekmiş.


Ve soğudum.

Sessizce.

Bir açıklama yapma ihtiyacı bile duymadan.

Çünkü açıklama, hak edene yapılır.


Şimdi…

Artık ben seni suçlamıyorum.


Bu kadar küçük bir kalbin, büyük bir sevgiyi taşıyamamasına şaşmıyorum.


Sana ihtiyacım yok.

Senin bana döndürdüğün o yüz, artık benim için bir yabancı yüz.

Bir fotoğrafta rastlasam - bilirsin ya, eski filmli makinelerimden birinin flu karelerinde - göz ucuyla bakıp geçeceğim biri olursun sadece.


Sen benim şehrimde artık adresi silinmiş bir sokaksın.

Kimseye gösterilmeyen, uğranmayan, unutulmuş, ıssız.

Yönsüz.

Anlamsız.

Karanlık.

Haritada var ama gidilmeyen bir yer.


Ve ben, kendimi böyle bir sokaktan çoktan çektim.


Git ve o ucuz ışığınla ne kadar aydınlık hissedebiliyorsan öyle yaşa.

Ben, kendi karanlığımda çok daha parlak bir gerçeği gördüm.


Yağmur devam ediyor.

Şehir nefes alıyor.

Benim içimde müzik hâlâ çalıyor.


Ve sen…

Sen artık sadece olduğunu sandığın kişinin külden kalmış gölgesi gibisin.


Ben seni unutmayacağım demiyorum.

Sen hatırlanacak kadar derin değilsin..


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder