24 Haziran 2026 Çarşamba

sessiz hüzünler

her şeyin bir sonu olduğunu bilerek yaşamak, insana o garip, gururlu ama bir o kadar da mahsun durgunluğu veriyor aslında. bazen pencereden dışarı bakarken, akıp giden zamana ve o zamanın içinde hiç yapmadığım, teğet geçtiğim ya da cesaret edemediğim her şeye bakıyorum. tuhaf bir şekilde, o yaşanmamışlıklar bile bana aitmiş gibi hissettiriyor; sanki hepsi varoluşumun sessiz ortakları. insan hep bir neden arıyor, her seçimin arkasında mutlak bir sonuç, her başlangıçta bir amaç bekliyor. oysa hayat çoğu zaman sadece birikmek ve sonra o birikenleri sessizce geride bırakmak üzerine kurulu. ölüm, bir bitişten ziyade, tüm bu yarım kalmışlıkların, o kırık dökük gururun ve içimizde taşıdığımız sessiz hüzünlerin nihai bir sükunete kavuşması gibi geliyor bana. günün hangi saatinde bu dünyadan göçüp gitsem, arkamda bıraktığım boşluğun o telaşsız, her şeyin durulduğu, günün geceye dönmeye yüz tuttuğu o ikindi serinliğindeki gibi sakin bir kabullenişle hatırlanmasını isterdim. çünkü insan, ancak her şey bittiğinde ve o büyük sessizlik başladığında gerçekten kim olduğunu ve neyi eksik bıraktığını bütünüyle anlayabiliyor.

6 Haziran 2026 Cumartesi

görünmez kabloların köleleri

bütün bir nesil parlak cam plakalara bakıp parmak kaydırıyor, başkalarının sahte parıltılarını röntgenleyip kendi sessizliğinden utanıyor. ekranlar bize hepimiz eşsizmişiz, her an parlayabilirmişiz gibi fısıldadı ama geriye kalan tek şey bir avuç tıklanma uğruna karakterini paketleyen koca bir yığın. reklamlar ve algoritmalar, aslında var olmayan ihtiyaçları zihnimize kazımak için gece gündüz çalışıyor. sırf bir yerlere ait hissetmek için, hiç tanımadığımız insanların onayını satın almaya çalışıyoruz.

​ortada göğüs göğse çarpışacağımız bir cephe yok, şehirleri yıkan salgınlar da yok. bizim yıkımımız çok daha derinde; her sabah uyanıp sadece hayatta kalabilmek için kendimizden vazgeçmekte saklı. ruhumuzu parça parça kiralıyoruz, sırf ay sonu önümüze konan o dijital rakamları dengeleyip kendimizi konforlu bir uyuşukluğa teslim edebilmek için. bize hazır sunulan ne varsa sorgulamadan yuttuk. kutulanmış kariyerler, taksitlendirilmiş sahte özgürlükler, logolarla kaplanmış bomboş kimlikler... kafesimizi kendi ellerimizle süslüyoruz.

​zincirler artık demirden değil, görünmez kablolardan ve bildirimlerden yapılmış. herkes her an konuşuyor ama kimsenin birbirine söyleyecek gerçek, yalın tek bir kelimesi bile kalmadı. herkes bir yerlere, bir şeylere yetişmek için nefes nefese koşuyor ama yönünü kaybetmiş bir pusula gibi nereye ilerlediğini bilen tek bir kişi bile yok. modern düzen bizi ince ince işleyerek evcilleştirdi, içimizdeki o vahşi ve sorgulayan tarafı söküp yerine parlak plastikler taktı. her şey o kadar kusursuz, o kadar steril ve yapay ki, artık gerçekten hissetmenin ne olduğunu bile unuttuk. oysa gerçek hayat, o pürüzsüz dijital duvarların arkasında, her şeyi yakıp yıkmak isteyen o saf ve birikmiş öfkede saklı.

​kendimizi özel sandığımız bu devasa illüzyonun içinde aslında sadece birer istatistikten ibaretiz. sistem bizi öyle bir uyuşturdu ki, kendi kendimizin gardiyanı olduk. her gün aynı koridorlarda yürüyor, aynı sahte gülümsemeleri takınıyor ve bize çizilen sınırların dışına çıkmaktan ödün kopuyor. elimizdeki tek şey, içimizde her geçen gün biraz daha büyüyen o tarifsiz boşluk duygusu.

22 Mayıs 2026 Cuma

küçük ve sahte krallıklar

bugün günlüğüme, etrafımı saran o tuhaf, kendine hayran ve aslında derinlemesine baktığında içi şaşırtıcı derecede boş olan o kalabalığı dökmem gerekiyor. yaşları henüz hayatın hamlığını, gerçek acısını veya o derin sorumluluk duygusunu tatmaya yetmeyecek kadar genç olan ama sanki evrenin tüm sırlarını birer sosyal medya paylaşımıyla çözmüş gibi davranan bir güruh türedi. kendilerini o kadar merkeze alıyorlar ki, bu narsistik kabuğun içinde nefes alamaz hale geldiklerini fark bile etmiyorlar.

bu insanların hali, etimolojik olarak 'entelektüel' kelimesinin içini boşaltıp onu sadece bir moda aksesuarına dönüştürme çabası gibi geliyor. entelektüel kelimesi, kökeninde 'inter-legere', yani bir şeylerin arasını seçip okumak, bağlantı kurmak anlamına gelirken; bugünün 'bilmiş' gençleri sadece yüzeyde kalan, parlatılmış bilgilerin pırıltısına aldanıp, o bilgilerin ağırlığını taşıyamadan onları birer zırh gibi kuşanıyorlar. sanki bir fikre sahip olmak, o fikri yaşanmışlıkla harmanlamakla değil, sadece ona sahip olduğunu iddia ederek başkalarına karşı üstünlük kurmakla mümkün sanıyorlar. oysa zeka, sahip olduğun bilgiyi bir silah gibi kullanmak değil, bilginin yetersizliği karşısında duyulan o sarsıcı acziyeti kabullenebilmektir.

psikolojik olarak bu durumu, bireyin gerçek benliğinin henüz tam olarak inşa edilememiş olmasından kaynaklanan bir savunma mekanizması olarak görüyorum. insan, kendi hiçliğini hissettiği anlarda daha yüksek sesle bağırmaya, daha kesin hükümler vermeye başlar. bu 'kendini dev aynasında görme' hali, aslında içteki o büyük boşluğu örtmek için kullanılan ucuz bir boya. genç yaşın verdiği o pervasızca özgüven, aslında hayatın acımasız gerçekleriyle henüz gerçek bir yüzleşme yaşanmamış olmasından kaynaklanan bir illüzyon. bir insanın 'çok bilmiş' tavrının arkasında, aslında dünyanın düşündüğünden çok daha kaotik ve belirsiz olduğu gerçeğinden duyduğu gizli bir korku yatıyor. netliğe, katı fikirlere ve keskin yargılara sarılıyorlar çünkü gri alanlar, yani hakikatin asıl saklı olduğu o sisli bölgeler, onları korkutuyor.

işte bu tavır, modern kadın-erkek ilişkilerinde de bir çürüme olarak karşımıza çıkıyor. bugün flört etmek, birbirini tanımak ya da ortak bir dünya kurmak değil; adeta bir pazar yerinde kendi 'değerini' kanıtlama yarışı haline geldi. herkes karşısındakini kendi zihinsel ya da estetik vitrinine sığdırıp sığdıramayacağına bakıyor. o kadar 'akıllı' ve 'farkındalıklı' görünüyorlar ki, duyguların o plansız, dağınık ve çoğu zaman irrasyonel doğasına tahammülleri kalmamış. ilişkiler, birbirinin eksiklerini tamamlayan bir yolculuk değil, birbirini entelektüel birer rakip olarak gören insanların satranç tahtasına dönüşmüş durumda. kim daha az bağlanırsa, kim daha az 'ihtiyaç' duyarsa o kazanıyor. bu oyunun sonunda ise ellerinde sadece büyük bir yalnızlık ve birbirini hiçbir zaman gerçekten tanımamış olmanın yarattığı o soğuk, mesafeli boşluk kalıyor.

bu insanların gözlerindeki o sahte ışık, aslında bilginin ya da tecrübenin getirdiği bir olgunluk değil; sadece başkalarının ilgisini çekmekten beslenen bir açlık. bir şeyleri bildiklerini sandıklarında, öğrenme süreçleri de orada duruyor. çünkü öğrenmek, bilmediğini itiraf etmeyi gerektirir; oysa onlar hayatlarını 'her şeyi bildikleri' yalanı üzerine kurmuşlar. kendilerine o kadar aşıklar ki, başkasının sesindeki o naifliği, o titrek gerçeği asla duyamıyorlar. oysa hayat, o çok bilmiş tavırları bir gün elinizden aldığında; o zayıf, o korkak ve o yardıma muhtaç halinizle baş başa kaldığınızda başlayacak. belki o zaman, insanın asıl ustalığının her şeyi bilmekte değil, hiçbir şey bilmediğini bilerek yaşayabilme cesaretinde olduğunu anlayacaklar. ama şimdilik, kendi seslerinin yankısında kaybolmaya devam ediyorlar, sahici olandan fersah fersah uzakta, sadece kendi kurdukları küçük ve sahte krallıklarında.

3 Mayıs 2026 Pazar

derin bir yabancılaşma

düşüncelerini ve isteklerini dile getiremeyen insanların iç dünyası, sessizliğin ağır yükü altında yavaşça silinmeye mahkum bir coğrafyaya benzer. varoluşçu bir pencereden baktığımızda, insanın kendi hakikatini kelimelerle dünyaya fırlatması sadece bir iletişim biçimi değil, aynı zamanda kendi varlığını inşa etme eylemidir. kendimizi ifade edemediğimiz her an, özgürlüğümüzden feragat eder ve başkalarının bizim için çizdiği sınırların içinde birer gölgeye dönüşürüz. sessizlik, burada huzurlu bir dinginlik değil; aksine, bireyin kendi üzerine kapanması ve "kendisi olma" sorumluluğundan kaçışıdır. jean-paul sartre’ın vurguladığı gibi, insan önce vardır ve sonra neyse o olur; ancak bu "oluş" süreci, içteki niyetin dıştaki eylemle ve sözle birleşmesini gerektirir. isteklerini dile getiremeyen kişi, kendi varoluşunun öznesi olmaktan çıkıp başkalarının arzularının nesnesi haline gelir. bu durum, bireyde derin bir yabancılaşma ve ontolojik bir boşluk yaratır. zira söylenmemiş her söz, yaşanmamış bir hayat parçasının mezar taşıdır. insan, kendi sesini bulamadığında dünyada bir yer kaplasa da aslında orada değildir; sadece kendi sessizliğinin yankısında kaybolmuş bir seyircidir. hakiki bir varoluş, bu dilsizliği kırmayı, belirsizliğin ve reddedilme korkusunun yarattığı kaygıyı göze alarak "ben buradayım ve bunu istiyorum" diyebilme cesaretini gerektirir. aksi takdirde, dile gelmeyen her arzu içimizde çürüyerek bizi kendi hayatımızın yabancısı kılar..

27 Nisan 2026 Pazartesi

merhamet

bazı akşamlar balkonun karanlığında otururken, insanın göğsündeki o geniş boşluğun nasıl dolduğunu ve bazen de nasıl eksildiğini düşünüyorum. hani derler ya "dünya kadar merhametin de olsa bir ömür affetmeyeceğin insanlar biriktiriyor sana bu dünya" diye, ne kadar haklı ve bir o kadar da ağır bir sitem bu. aslında ben hep iyiliğe inanmak isteyen, kapısını çalana sadece bir tas su değil, bütün gönlünü açan o insanlardan biriydim. ama hayat bazen o kapıyı öyle sert kapatıyor ki yüzüne, içindeki o uçsuz bucaksız şefkat bile yetmiyor kırılan yerleri onarmaya ya da gideni geri getirmeye.

insan sanıyor ki merhameti her şeye yeter, her hatayı bir şekilde örter ve her yarayı iyileştirir. oysa zaman geçtikçe anlıyorsun ki, affetmek bazen o kişiye seni tekrar kırma izni vermekten başka bir şey değil. merhametim bittiği için değil, kendime olan saygım başladığı için bazı isimlerin üzerini çizmek zorunda kalıyorum artık. eskiden olsa "insanlık halidir, hata yapmıştır" der geçerdim ama şimdi biliyorum ki; bilerek açılan yaraların, taammüden kırılan kalplerin bir özrü, bir telafisi olamıyor. her bir yanlış, birer taş gibi birikiyor insanın sırtında ve bir noktadan sonra o yükü taşımak yerine, o yükü bırakanlarla vedalaşmak en doğrusu oluyor.

bu biriktirdiğim insanlar bana aslında çok önemli bir şeyi, kendi sınırlarımı öğretti. merhametim bir denizse, o denizin de bir kıyısı, bir bitiş noktası varmış meğer. bağıra çağıra değil de, bir sabah uyanıp artık o kişinin bende hiçbir karşılığı kalmadığını fark etmek, sessizce o sayfayı kapatmak aslında en büyük özgürlükmüş. dünya bana affetmeyeceğim isimler biriktirmiş olabilir, ama aynı zamanda kimler için çabalamamam gerektiğini de acı bir tecrübeyle gösterdi. şimdi içimde o kalabalıktan uzak, sadece hak edenler için çarpan daha sakin, daha yorgun ama çok daha gerçek bir kalp var. bazen vazgeçmek, sadece o insandan değil, sana verdiği acıdan da vazgeçmektir ve bu hayattaki en büyük hafifliktir.

2 Nisan 2026 Perşembe

geç kalmanın anatomisi

sabah alarmı çalmadı.

ya da çaldı da o duymadı. çünkü artık kulakları yoktu.

bir titreşim vardı yalnızca. ince, ısrarlı. yatağın ucundan başlayıp tüm varlığına yayılan bir titreşim. gözlerini açmak istedi — ama gözlerini açmak diye bir şey yoktu artık. dünya, açılmadan da içeri sızıyordu. bulanık, nemli ve ağır.

ilk fark ettiği şey kabuğuydu.

sırtında taşıdığı o ağırlık, yıllardır omuzlarında hissettiği yükten farklı değildi aslında. sadece bu sefer görünüyordu. yuvarlak, sert ve kaçınılmaz.

“geç kaldım,” diye düşündü.

refleks. yılların içgüdüsü. ama nereye?

vücudunu hareket ettirmek istedi. bir kol aradı, bir bacak. bulamadı. onun yerine, yavaşça uzayan, geri çekilen, kendine bile yabancı bir hareket hissetti. dünya ileri doğru değil, sanki üstüne doğru geliyordu.

panik, ilk başta keskin bir bıçak gibi saplandı.

“bu ne… bu ne saçmalık?”

ses yoktu. sadece düşünceler vardı. düşünceler bile artık yankısızdı.

yatak… oda… o tek göz, dar, nefessiz oda. duvarın köşesindeki rutubet lekesi hâlâ oradaydı. geçen hafta fark etmişti. temizlememişti. “hafta sonu hallederim” demişti.

hafta sonu hiç gelmemişti.

şimdi ise o leke, devasa bir kıta gibi duruyordu karşısında.

sürünmeye başladı.

ilk hareket… utanç verici derecede yavaştı.

o an anladı.

koşamayacaktı.

bir zamanlar koşardı.
metroya yetişmek için, mail’lere cevap vermek için, patronunun gözünde “yeterince iyi” olmak için. her şey bir yarıştı. sabah 08:57 ile 09:00 arasında sıkışmış bir hayat.

flashback gibi değil… daha çok sızan bir anı.

plazanın camından şehre bakarken kendini güçlü hissettiği bir an. altında akan trafik, yukarıdan bakınca anlamlı gelirdi. herkes bir yere gidiyordu. herkes bir şeydi.

o da bir şeydi.
ya da öyle sanıyordu.

şimdi ise halının lifleri arasında ilerliyordu.
her lif, bir engel.
her santimetre, bir karar.

“bu kadar mı yavaştım zaten?” diye düşündü.
hayır. o hızlıydı. çok hızlı.

ama neye doğru?

telefonu çalıyordu.

titreşimler, zeminden bedenine vuruyordu. o titreşimi tanıyordu. iş. kesin işti. belki müdürü. belki o sinir bozucu müşteri.

“neden açmıyorsun?” diye bağıran bir ses hayal etti.

gülümsedi. ya da gülümsediğini sandı.

açamıyordu.

ilk defa… açmak zorunda değildi.

panik yavaş yavaş çözülüyordu.
yerine garip bir şey geliyordu.
huzur mu?
hayır. huzur değil. daha çok… mecburiyetin kabullenilmiş hali.

kaçacak bir yer yoktu. yetişecek bir saat yoktu. kaybedecek bir statü de yoktu.

zaten ne kazanmıştı ki?

kadınlar geldi aklına.
yüzler… sesler… kahkahalar.
ve sonra ihanetler.
mesajlar. “yanlış anladın.” “o sadece arkadaşım.” “sen çok yoğunsun zaten.”

yoğundu.

çünkü kendini kaçırıyordu.
şimdi kimse onu aldatamazdı.
kimse onu seçmezdi de.

yavaşça aynaya doğru ilerledi.
ya da ayna sandığı parlak yüzeye.
orada bir şey vardı.

küçük. kaygan. savunmasız.
ve bir kabuk.

kabuk… garip bir şekilde tanıdıktı.

yıllardır kabuğunun içinde yaşamıyor muydu zaten?
insanların arasında ama dokunmadan.
konuşarak ama anlatmadan.
gülerek ama hissetmeden.
“belki de hep salyangozdum,” diye düşündü.
sadece daha hızlı bir kabuğum vardı.

gün ilerliyordu.

ışık değişiyordu.

ama onun için zaman aynıydı.
ne hızlandı, ne yavaşladı.
sadece… görünür oldu.
insanların koşturması, pencereden içeri sızan seslerle hissediliyordu. korna sesleri. ayak sesleri. birilerinin bir yerlere yetişme çabası.

onlar koşuyordu.
o sürünüyordu.
ama ilk defa, kim daha saçma, emin değildi.

açlık geldi.

gerçek, ilkel bir açlık.
ama ne yiyeceğini bilmiyordu.
finans raporları işe yaramıyordu artık.
grafikler, tablolar, yüzdeler…
hiçbiri doyurmuyordu.
zaten doyurmamıştı da.

akşam oldu.
oda karardı.
yalnızlık değişmedi.
sadece şekil değiştirdi.

önceden yalnızlık, kalabalığın içinde hissedilen bir boşluktu.
şimdi ise… sessizliğin kendisiydi.
bir noktada, ilerlemeyi bıraktı.
yorgunluk mu?
belki.
ama daha çok… anlamsızlık.
nereye gidecekti?

kapıya mı?
dışarı mı?

o devasa, acımasız dünyaya mı?
orada ezilirdi.
fark edilmeden.
tıpkı daha önce olduğu gibi.
“en azından şimdi sebebi belli olur,” diye düşündü.


kabuğuna çekildi.

yavaşça.

doğal bir refleks gibi.
karanlık, içini sardı.
ama bu karanlık tanıdıktı.
ofisteki geç saatler gibi.
gecenin üçünde tavana bakmak gibi.
mesaj yazıp silmek gibi.

son bir düşünce geçti içinden.
ne kazandım?
cevap gelmedi.
hiçbir zaman gelmemişti zaten.

dışarıda hayat devam ediyordu.
içeride bir salyangoz, hiçbir yere varmayan bir yolculuğu tamamlıyordu.

yavaş.
sessiz.
ve fark edilmeden.

ertesi sabah alarm yine çaldı.
ama bu sefer gerçekten kimse uyanmadı.

22 Mart 2026 Pazar

şiir gibi bir şey..

sokak lambası titrer, gece yine puslu.
yalanlar diz boyu, her nefes biraz suçlu.
gözlerde hırs var, yürekler hep buzlu.
karanlık çökerken, vicdanlar çok tozlu.

​adımlar yankılanır, boş beton duvarlarda.
gerçekler saklı, o kirli kenar parklarda.
herkes bir maske takmış, sahte bu kurguda.
oyun biter elbet, kalırsın tek başına.

​çelik çekirdekler saplanır, dağılır tam orta yerde.
maskeler düşer bir bir, her yer toz ve perde.
sesin kısılsa da bağır, yankılansın her yerde.
hikaye böyle biter, dertler en derinde.

​kağıt kalem elimde, dertler satırlara dökülür.
umutlar solar gider, bir bir içten sökülür.
vakit daralıyor bak, zincirler elbet bükülür.
sessizlik çöktüğünde, sadece hüzün süzülür.

​şimdi bak bu beton ormana;
hiçbir ağaç kendi isteğiyle büyümedi burada.
hepsi zorla, hepsi çatlakların arasından sızan birer hata gibi.
kantinlerde biriken bayat çay kokusu,
ve parmak uçlarında sönen ucuz izmaritler.
modernite dedikleri bu işte:
bir avuç hap ve sonu gelmeyen bir bekleme salonu.

​karmaşık değil aslında hayat,
sadece daha gürültülü ve daha anlamsız.
jiletle kesilen o yerden sızan kan,
şimdi asfaltın üzerine dökülen neon ışıklarına karışıyor.
herkes bir şeylerin provasını yapıyor ama sahne çoktan çökmüş.
daktilodan çıkan o öksürük sesi gibi,
ciğerlerine dolan dumanı sanat sanıyorsun.

​tanrı bizi unuttu demiyorum,
tanrı bizi hiç tanımadı.
biz sadece birer istatistik hatasıyız.
sabah beş treninde uyuklayan yorgun gölgeleriz.
vuruşlar adresi şaşırmaz, evet,
ama hedefler hep boş binalardır,
hep boş ruhlar.

​küçük bir çocuk elinde kırık bir oyuncakla bekliyor,
gelecek olanın sadece daha fazla beton olduğunu bilmeden.
ve biz, büyük ve kirli adamlar,
şiiri bir kurtuluş sanıyoruz.
oysa şiir sadece bir kusmadır;
içimizde biriken o çürümüşlüğün dışarı taşması.

​mezarlıklarda çiçekler açmıyor artık,
sadece plastik ve yapay bir koku var havada.
belki de haklıydı o ihtiyar alkolik;
her şey bir gün biter,
ve bittiğinde elinde kalan tek şey,
boş bir şişe ve yazılmamış bir dizedir.

​saat kaç? önemi yok.
zaman zaten bizi çoktan terk etti.
biz sadece burada duruyoruz,
ve birbirimizin üzerine devrilen domino taşları gibi,
sonuncumuz düşene kadar bekliyoruz.

​soğuk bir sabahın köründe,
gri gökyüzüne bakıp tükürmek gibi bir şey bu.
anlatacak hikayesi kalmayanların şehri burası.
herkes birbirinin cebindeki son umudu çalmaya çalışıyor,
ama cepler delik, umutlar ise çoktan pas tutmuş.
makineler çalışıyor, dişliler gıcırdayarak dönüyor,
ve biz bu gürültünün içinde sessizce delirmeyi öğreniyoruz.

​boşver şimdi kafiyeyi, uyumu ya da düzeni.
çünkü hayat ne kafiyeli ne de düzenli.
bir sabah uyanırsın ve her şey bitmiştir,
ya da hiç başlamamıştır bile.
sadece bir yanılsama, bir gölge oyunu.
perde kapanır, ışıklar söner,
ve geriye kalan tek şey o keskin sessizliktir.