evet, bende oradaydım..
24 Haziran 2026 Çarşamba
sessiz hüzünler
6 Haziran 2026 Cumartesi
görünmez kabloların köleleri
22 Mayıs 2026 Cuma
küçük ve sahte krallıklar
bugün günlüğüme, etrafımı saran o tuhaf, kendine hayran ve aslında derinlemesine baktığında içi şaşırtıcı derecede boş olan o kalabalığı dökmem gerekiyor. yaşları henüz hayatın hamlığını, gerçek acısını veya o derin sorumluluk duygusunu tatmaya yetmeyecek kadar genç olan ama sanki evrenin tüm sırlarını birer sosyal medya paylaşımıyla çözmüş gibi davranan bir güruh türedi. kendilerini o kadar merkeze alıyorlar ki, bu narsistik kabuğun içinde nefes alamaz hale geldiklerini fark bile etmiyorlar.
bu insanların hali, etimolojik olarak 'entelektüel' kelimesinin içini boşaltıp onu sadece bir moda aksesuarına dönüştürme çabası gibi geliyor. entelektüel kelimesi, kökeninde 'inter-legere', yani bir şeylerin arasını seçip okumak, bağlantı kurmak anlamına gelirken; bugünün 'bilmiş' gençleri sadece yüzeyde kalan, parlatılmış bilgilerin pırıltısına aldanıp, o bilgilerin ağırlığını taşıyamadan onları birer zırh gibi kuşanıyorlar. sanki bir fikre sahip olmak, o fikri yaşanmışlıkla harmanlamakla değil, sadece ona sahip olduğunu iddia ederek başkalarına karşı üstünlük kurmakla mümkün sanıyorlar. oysa zeka, sahip olduğun bilgiyi bir silah gibi kullanmak değil, bilginin yetersizliği karşısında duyulan o sarsıcı acziyeti kabullenebilmektir.
psikolojik olarak bu durumu, bireyin gerçek benliğinin henüz tam olarak inşa edilememiş olmasından kaynaklanan bir savunma mekanizması olarak görüyorum. insan, kendi hiçliğini hissettiği anlarda daha yüksek sesle bağırmaya, daha kesin hükümler vermeye başlar. bu 'kendini dev aynasında görme' hali, aslında içteki o büyük boşluğu örtmek için kullanılan ucuz bir boya. genç yaşın verdiği o pervasızca özgüven, aslında hayatın acımasız gerçekleriyle henüz gerçek bir yüzleşme yaşanmamış olmasından kaynaklanan bir illüzyon. bir insanın 'çok bilmiş' tavrının arkasında, aslında dünyanın düşündüğünden çok daha kaotik ve belirsiz olduğu gerçeğinden duyduğu gizli bir korku yatıyor. netliğe, katı fikirlere ve keskin yargılara sarılıyorlar çünkü gri alanlar, yani hakikatin asıl saklı olduğu o sisli bölgeler, onları korkutuyor.
işte bu tavır, modern kadın-erkek ilişkilerinde de bir çürüme olarak karşımıza çıkıyor. bugün flört etmek, birbirini tanımak ya da ortak bir dünya kurmak değil; adeta bir pazar yerinde kendi 'değerini' kanıtlama yarışı haline geldi. herkes karşısındakini kendi zihinsel ya da estetik vitrinine sığdırıp sığdıramayacağına bakıyor. o kadar 'akıllı' ve 'farkındalıklı' görünüyorlar ki, duyguların o plansız, dağınık ve çoğu zaman irrasyonel doğasına tahammülleri kalmamış. ilişkiler, birbirinin eksiklerini tamamlayan bir yolculuk değil, birbirini entelektüel birer rakip olarak gören insanların satranç tahtasına dönüşmüş durumda. kim daha az bağlanırsa, kim daha az 'ihtiyaç' duyarsa o kazanıyor. bu oyunun sonunda ise ellerinde sadece büyük bir yalnızlık ve birbirini hiçbir zaman gerçekten tanımamış olmanın yarattığı o soğuk, mesafeli boşluk kalıyor.
bu insanların gözlerindeki o sahte ışık, aslında bilginin ya da tecrübenin getirdiği bir olgunluk değil; sadece başkalarının ilgisini çekmekten beslenen bir açlık. bir şeyleri bildiklerini sandıklarında, öğrenme süreçleri de orada duruyor. çünkü öğrenmek, bilmediğini itiraf etmeyi gerektirir; oysa onlar hayatlarını 'her şeyi bildikleri' yalanı üzerine kurmuşlar. kendilerine o kadar aşıklar ki, başkasının sesindeki o naifliği, o titrek gerçeği asla duyamıyorlar. oysa hayat, o çok bilmiş tavırları bir gün elinizden aldığında; o zayıf, o korkak ve o yardıma muhtaç halinizle baş başa kaldığınızda başlayacak. belki o zaman, insanın asıl ustalığının her şeyi bilmekte değil, hiçbir şey bilmediğini bilerek yaşayabilme cesaretinde olduğunu anlayacaklar. ama şimdilik, kendi seslerinin yankısında kaybolmaya devam ediyorlar, sahici olandan fersah fersah uzakta, sadece kendi kurdukları küçük ve sahte krallıklarında.
3 Mayıs 2026 Pazar
derin bir yabancılaşma
27 Nisan 2026 Pazartesi
merhamet
bazı akşamlar balkonun karanlığında otururken, insanın göğsündeki o geniş boşluğun nasıl dolduğunu ve bazen de nasıl eksildiğini düşünüyorum. hani derler ya "dünya kadar merhametin de olsa bir ömür affetmeyeceğin insanlar biriktiriyor sana bu dünya" diye, ne kadar haklı ve bir o kadar da ağır bir sitem bu. aslında ben hep iyiliğe inanmak isteyen, kapısını çalana sadece bir tas su değil, bütün gönlünü açan o insanlardan biriydim. ama hayat bazen o kapıyı öyle sert kapatıyor ki yüzüne, içindeki o uçsuz bucaksız şefkat bile yetmiyor kırılan yerleri onarmaya ya da gideni geri getirmeye.
insan sanıyor ki merhameti her şeye yeter, her hatayı bir şekilde örter ve her yarayı iyileştirir. oysa zaman geçtikçe anlıyorsun ki, affetmek bazen o kişiye seni tekrar kırma izni vermekten başka bir şey değil. merhametim bittiği için değil, kendime olan saygım başladığı için bazı isimlerin üzerini çizmek zorunda kalıyorum artık. eskiden olsa "insanlık halidir, hata yapmıştır" der geçerdim ama şimdi biliyorum ki; bilerek açılan yaraların, taammüden kırılan kalplerin bir özrü, bir telafisi olamıyor. her bir yanlış, birer taş gibi birikiyor insanın sırtında ve bir noktadan sonra o yükü taşımak yerine, o yükü bırakanlarla vedalaşmak en doğrusu oluyor.
bu biriktirdiğim insanlar bana aslında çok önemli bir şeyi, kendi sınırlarımı öğretti. merhametim bir denizse, o denizin de bir kıyısı, bir bitiş noktası varmış meğer. bağıra çağıra değil de, bir sabah uyanıp artık o kişinin bende hiçbir karşılığı kalmadığını fark etmek, sessizce o sayfayı kapatmak aslında en büyük özgürlükmüş. dünya bana affetmeyeceğim isimler biriktirmiş olabilir, ama aynı zamanda kimler için çabalamamam gerektiğini de acı bir tecrübeyle gösterdi. şimdi içimde o kalabalıktan uzak, sadece hak edenler için çarpan daha sakin, daha yorgun ama çok daha gerçek bir kalp var. bazen vazgeçmek, sadece o insandan değil, sana verdiği acıdan da vazgeçmektir ve bu hayattaki en büyük hafifliktir.