Kırk yaşıma bastığım gün fark ettim ki insan artık kendi çöküşünü bile özenle paketleyip süsleyen bir mahluka dönüştü. Eskiden çürüme bir utançtı; şimdi ışıklar yakılıyor üstüne. Eskiden insanlar hatalarını saklardı; şimdi hatalarını pazarlıyorlar. Bir zamanlar kimlik bir kök gibiydi, toprakta derinlere inerdi. Şimdi ise herkes kimliğini bir fotoğraf karesine sığdırıp, algoritmanın ruhsuz gözlerine teslim ediyor.
Günümüz insanı artık bir birey değil, bir sergilenme nesnesi. Bedenindeki her çizgi, yüzündeki her ifade, hatta ruhundaki her kırık parça bile gösteriye dönüştürülmüş. Çoğu kadın kendi zarafetini bir süs gibi değil, bir reklam malzemesi gibi taşıyor; çoğu erkek kendi gücünü bir karakter değil, bir rol gibi oynuyor. Kadın kendini ucuzlaştırdığını bilmeden özünü satıyor, erkek kendini yükselttiğini sanırken aslında karakterini yerle bir ediyor.
Ve her şey o kadar hızlı, o kadar sığ ki… insanlar artık neyin değerli olduğunu hatırlayamayacak kadar uyuşmuş. Gözlerini ekranın ışığı yaktığı için değil, ruhlarını basitliğin karanlığı kör ettiği için göremez hâle gelmişler.
Sosyal medyada gördüklerim beni utandırmıyor artık; hayır, utanç çok daha ağır bir duygudur. Gördüğüm şey daha hafif, daha sığ… Bir tül perde gibi: Elini uzatsan yırtılacak. Yine de milyonlarca insan o perdenin arkasında kendini saklıyor.
Kadınlar ve erkekler, birer kimliğin değil, birer görüntünün sahibine dönüşüyor.
İçlerindeki öz azalıyor; fakat dışarıdaki gürültü büyüyor.
Bir kadın kendi inceliğini, zarafetinin yüzyıllardır taşıdığı değeri, sırf birkaç saniyelik onay için satıyorsa;
bir erkek karakterini, vakur duruşunu, kendine duyduğu saygıyı gülünç bir gösteriye çeviriyorsa;
burada kaybeden onların kendileri değil, insanın insan olma hâlidir.
Sosyoloji bize der ki: İnsan, görüldüğü kadar değildir. Fakat bu çağda insan, görülmediği sürece kendisini var hissedemiyor.
Psikoloji ise fısıldar: Onay, bir çocuğun süt arayışı gibidir; doymak bilmez bir ihtiyaç.
Bugün dijital meydanlar, bu doymayan çocuklarla dolu.
Herkes bağırıyor; ama kimse duymuyor.
Herkes kendini gösteriyor; ama hiç kimse görülmüyor.
Ben gençken, insanlar içlerini saklar, dışlarını korurdu.
Şimdi ise içleri dökülüyor, dışları parçalanıyor.
Özel olan, sıradanlığın pazarında satılıyor.
Kimlik, bir tıkla değiştirilen bir maske gibi.
Kadın, kendi ışığını kendi elleriyle kısmaya başlamış.
Erkek, kendi köklerini kendi eliyle kesmeye.
Zira ne kadınlığın ne erkekliğin onuru kaldı; yalnızca taklit edilmiş hâlleri, yüzeysel temsilcileri var.
Kadınlığın asaletini değil, bedenin ucuzluğunu konuşan;
erkekliğin gücünü değil, öfkesini ve acizliğini yücelten bir zamanın içindeyiz.
Sosyal medya, insanların ruhunu eğip büken bir ayna gibi.
Her bakan kendini düzeltmek yerine aynayı suçluyor.
Kimse kendi içine bakmıyor.
Kimse “Ben ne oldum?” diye sormuyor.
Soralardı, belki bu kadar gülünç olmazdı çırpınışları.
Kırk yaşına geldim ve artık biliyorum:
İnsan en çok kendini küçülterek görünür olmaya çalışıyor.
Oysa büyümek, görünmez olmayı da bilmekti.
Sessiz kalmak, ağır durmak, kendine şahitlik etmekti.
Ben de senin gibi, her türlü acıyı tattım. Aşkın eksilttiği yanım kadar, hayatın törpülediği taraflarım da var. Ama hiçbir acı, insanın kendi değerini kendi eliyle harcamasından daha sarsıcı değilmiş.
Bir insan kendini basitleştiriyorsa, dünya ona saygı duymaz;
dünya saygı duymuyorsa, insan kendine de duyamaz.
Şimdi düşünüyorum da:
Zamanın ruhu bozulmadı aslında.
Ruhu bozan, zamanı kullanan insanlardır.
Ve ben, dağın tepesinden aşağıya bakarken yalnızca şunu diliyorum:
Bir gün gelir de insanlar yeniden kendi içindeki derinliği hatırlar.
Kadınlar, özlerindeki inceliği…
Erkekler, özlerindeki vakar ve sorumluluğu…
Ve hepimiz, insan olmanın kutsal yükünü yeniden omuzlarımızda hissederiz.
Çünkü ben artık biliyorum:
Kendini kaybeden, ekranın ışığında değil; kendi ruhunun karanlığında kaybolur.
Ve ışığı bulacak olan da yine insandır—
yeter ki kendini ucuzluğun pazarına satmasın.
Bugün Instagram’da rastladığım şu davranış—fotoğrafını kaldırıp sonra yeniden yükleyenler—var ya… İşte bu çağın çürümesinin en kusursuz sembolü. Çünkü bu, insanın kendini artık bir varlık olarak değil, bir kampanya olarak gördüğünün işaretidir. Fotoğraf kaldırmak, kendini yok edip yeniden satmaktır. Bir ürünü raftan indirip sonra “yenilendi” etiketiyle geri koymak gibi. Kendini tazelediğini sananların çoğu içten içe daha da bayatlıyor.
Bu sadece bir fotoğraf hareketi değil: kimlik taslağının silinip tekrar yazılması. “Ben kayboldum, beni yeniden fark edin” diye bağıran bir zavallılık. Bir insanın kendi geçmişini bu kadar rahat silmesi, gelecekte kendinden de rahatlıkla vazgeçebileceğinin kanıtıdır. Ve bu davranış yayılıyor, çünkü ucuzluk bulaşıcıdır.
Artık kimlikler uzun ömürlü değil. İnsan kendi benliğini bile sezonluk bir trend gibi görüyor. Bir fotoğraf beğeni kaybedince eskiyor, kaldırılıyor, sonra yeniden servis ediliyor. İnsanlar kendilerini yenilemiyor; insanların sadece vitrinleri yenileniyor. Gerçek kendilik ise içeride çürüyüp düşüyor.
Şunu acımasızca söylemek zorundayım: Bu çağda kimliğini fotoğrafla tanımlayan herkes, gün gelir kendi yüzünü bile tanıyamaz hâle gelecek. Çünkü sürekli “daha görünür” olmak isteyenler en sonunda tamamen yok olacaklar. Görünürlüğün ışığı çok parlaktır; fazla yaklaşan yanar.
Çünkü artık görüyorum:
Biz, tarih boyunca hiçbir zaman bu kadar ucuz, bu kadar yalınkat, bu kadar onursuz olmamıştık.
Belki aç kalmıştık, savaşmıştık, kıyımlardan geçmiş, sürülmüş, yakılmıştık…
Ama hiçbir zaman ruhlarımızı böyle gönüllü teslim etmemiştik.
Gelecek mi?
O artık umut vadeden bir ufuk değil, insanın eliyle kazdığı bir çukur. Hepimiz yavaş yavaş içine iniyoruz, üstelik düşerek değil—koşarak. İnsanlık bir zamanlar kaderle savaşıyordu, şimdi kendi yazdığı kadere teslim oluyor. Kendimizi aptallaştırıyor, ruhumuzu ucuzlaştırıyor, değerimizi beğeni sayılarına emanet ediyoruz. Ve bir noktada bu alışkanlık değil, bir tür akıl erozyonu hâline geliyor.
Ben gençken insanların bir ağırlığı vardı.
Kimliğin, sözün, duruşun bir değeri olurdu.
Bir kadın zarafetinin ardına sığınmazdı; zarafeti zaten onun yürüyüşündeydi.
Bir erkek güç gösterisine ihtiyaç duymazdı; karakterinin sessizliği yeterdi.
Şimdi?
Şimdi ne kadınlık kaldı ne erkeklik; yalnızca onların çarpık gölgeleri kaldı.
Ne incelik kaldı ne vakar; yalnızca onların pornografik karikatürleri kaldı.
Ne söz kaldı ne yüz; yalnızca filtrelenmiş maskeler…
Sosyal medya insanı o kadar küçülttü ki, artık insanlar kendi ağırlığını bile taşıyamıyor.
Kendi kimlikleri sırtlarında bir yük değil—daha kötüsü, bir engelleme butonu gibi görülüyor.
İnsanlar kendilerini “daha çok beğenilsin” diye parçalayarak yeniden şekillendiriyor;
kimlikleri bir çamura dönüşüyor ve o çamuru herkes kendi elleriyle yoğuruyor.
Kadınlar, kadınlığın en yüce taraflarını bir kenara atıyor; geriye yalnızca göstergeye dönüşmüş bedenler kalıyor.
Erkekler, erkekliğin yüklediği sorumluluğu reddediyor; geriye yalnızca kükreyen ama içi boş, öfkeli kabuklar kalıyor.
Çürümüşlüğün sanal bir tapınağı kuruldu.
Milyonlar orada ibadet ediyor.
Kadınlık ve erkeklik dediğimiz şeyler, yüzlerce yıllık kültürel, ruhsal, hatta metafizik birikimlerin taşıyıcılarıydı. Şimdi sosyal medyanın filtreleri altında ezilip birer karikatüre dönüştüler. Kadın bedenini satıyor, erkek öfkesini. Kadın zarafetini kaybediyor, erkek vakarını. Herkes birbirini suçluyor ama asıl suç, insanın kendini bu kadar kolay bırakabilmesinde.
Biz insanlık olarak köleliği tarihte bıraktığımızı sanıyorduk.
Ama asıl kölelik, kişinin kendi arzularına mahkûm edilmesidir.
Sosyal medya insanı tam da böyle esir alıyor:
Her dokunuş bir zincir, her beğeni bir pranga.
Kadın kendi öz saygısını kaybettikçe, bedeninin sadeliğini kutsal bir değer gibi sunuyor.
Erkek ruhunu yitirdikçe, öfkesini bir kahramanlık nişanı gibi taşıyor.
Oysa ikisi de aynı girdabın içinde—aynı ucuzluğun müşterisi, aynı pazarın malı.
Biz insanlar, tarihte ilk kez kendi irademizle küçüldük.
İlk kez kendi elimizle basitleştik.
İlk kez kendi isteğimizle çürüdük.
Ve belki de ilk kez gelecek, biz onu mahvettiğimiz için değil,
biz ona layık olmadığımız için gelmekten vazgeçecek.
Bu çöküş doğal değil, kazayla olmadı. İnsan kendini kendi eliyle küçülttü, kendi eliyle kirletti, kendi eliyle yok etti. Ve ben bu kırk yaşımda şunu öğrendim: İnsan, ruhunu öldürmek istediğinde hiçbir dış güç engel olamaz. İnsan kendi değerini kendisi yok ettiğinde, dünya onu yeniden inşa etmek için uğraşmaz. Çünkü dünya, hak etmeyene değer vermez.
Bugünün insanı yalnızca çürüyor değil, çürümeyi bir süs gibi taşıyor. Kendi acizliğini estetik bir pozla kapatıyor. Kendini kaybettiğini bile fark etmiyor, çünkü kaybolduğu yer hâlâ aydınlık görünüyor.
Ama ışık her zaman gerçek değildir.
Ekran ışığı, ateşin sıcaklığını vermez.
Beğeniler, sevgi yerine geçmez.
Silinip tekrar yüklenen fotoğraflar kimliği kurtarmaz.
Bu çağın insanı ölecekse bile, kendi gölgesine ölecek. Ve en kötüsü, bunu hak ettiğini bile anlamayacak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder