Sevgili diye hitap etmeye elim varmıyor; çünkü sevgili sözcüğü, senin dudaklarında olduğu kadar senin ruhunda da çoktan ucuzladı. Baudelaire’in dediği gibi “parfümü çoktan uçmuş bir çiçek” kadar bayat ve iğreti duruyor.
Bir kadını sevmek, bazen onu en çıplak hâliyle seyretmek demektir; ruhunun çatlaklarını, basitliğini, ucuz arzularını görebilmektir. Ben seni böyle sevdim. Çırılçıplak bir gerçeğin ortasında, sana güvenmenin aptallıkla eşdeğer olmadığını göstermek için yanındaydım. Oysa sen, en ucuz tezgâhların parlak cam boncuklarına kanacak kadar çocuk kalmışsın. Yalnızca biraz iltifat, biraz yapay bir gülüş yetti seni kendi çamuruna batırmaya.
Nietzsche, “İnsan, kendine atfedilen değerlerle yaşar ya da ölür,” der. Senin trajedin de bu işte: sana dışarıdan atfedilen sahte değerleri gerçek sandın. Birkaç basit söz, ucuz bir bakış, sana varlığının anlamını verdi. Oysa o anlam, tıpkı sende olduğu gibi kof ve geçiciydi. Sen, kendi özünü yaratma gücünden yoksun bir hiçliktin.
Senin yanında dururken kendimi bir ressam gibi hissederdim. Fırçamın ucunda sen vardın; sana derinlik, sana renk vermeye çabalardım. Oysa sen, ilk rastladığın ucuz karikatüristin kaba çizgilerine teslim ettin kendini. Benim gözümde, sen hiçbir zaman bir tablo değildin; en fazla kötü bir kopyaydın. Fırça darbeleri dağınık, renkleri solmuş, kompozisyonu çürük bir kopya… Ve ben, uzun süre, bu solgun tablonun önünde beklemiş aptal bir sanatseverdim belki de.
İtiraf etmeye bile cesaretin yok, değil mi? Çünkü utancın, dilini felce uğratıyor. İyi bilirim; korkaklık, ihanetin çürük kardeşidir. Sen hem hain hem de korkaksın. Düşünsene, ne kadar zavallıca bir ikili bu: İhanet edip ardından susmak… Dostoyevski’nin dediği gibi, “En büyük suç, suçun kendisi değil, ona cesaret edememektir.” Senin gerçek şaheserin işte bu: sahte tutkularla kirlenmiş bir beden ve dili mühürlenmiş bir pişmanlık.
Ne var ki, ben sana acımıyorum. Hayır, acımaz benim gibi bir adam. Ben sadece tiksintiyle gülümserim. Sana baktığımda bir zamanlar uğruna şiirler yazdığım kadını değil, kendi ucuzluğunu bile fark edemeyen, bir övgü kırıntısıyla kendini değerli sanan zavallı bir figür görüyorum. Sen, hayatın büyük resminde bir fırça darbesi bile değilsin. Sadece silinmeye mahkûm bir leke.
Camus, “İnsanı tüketen şey, saçmalıktır,” der. Senin varlığın bana tam da bunu hatırlatıyor: bir saçmalık. Çünkü senin pişmanlığın bile estetik değil. Bir sanat eseri gibi yaşamanı isterdim ama sen, en ucuz melodramların bile gerisinde kalmış bir yan hikâye oldun.
Bana yaklaşsan bile, suskunluğunla beni acındıracağını sanma. Ben senin sessizliğinde bile o pis kokuyu alıyorum. O suskunluk, Baudelaire’in mezar taşına kazınabilecek kadar net bir şiirsizliktir. Senin hayatın, yarım kalmış bir dizeden ibaret.
Ve inan bana, seni kaybetmek benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü aslında seni hiç kazanmamıştım. Sen kendini kaybettin; ben sadece bunun tanığı oldum.
Şimdi, bana karşı utançla sustuğun her an, seni daha da küçültüyor. O suskunluğun içinde ben sana dair her gerçeği okudum. Senin hikâyen bana ait değil; senin hikâyen kendi düşkünlüğünle yazıldı. Ben sadece arkamı dönüp gitmeyi seçtim. Çünkü bir sanatçı, yarım yamalak, çürümüş bir taslağı saklamaz. Onu çöpe atar.
Ve sen artık çöpe atılmış bir eskizden ibaretsin.
Nietzsche’nin sesi kulağımda: “Kendi çöküşüne hayranlıkla bakabilen insan, işte ancak o zaman trajik olur.” Ama seninki trajedi değil; sıradan bir düşüş. Senin çöküşünde asalet yok, sadece bayağılık var.
Gönderilmeyen bu mektubu yırtıp atıyorum.
Çünkü senin okumaya değer gözlerin yok..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder