Bazen insan kendini bir romanda bulur ama bunun farkına geç varır. Ben Florentino Ariza’yı okuduğumda onu romantik bir abartı olarak görmüştüm; yıllar süren bir bekleyiş, neredeyse kutsallaştırılmış bir aşk, aklın sınırlarını zorlayan bir sadakat… Şimdi ise dönüp baktığımda, modern ilişkilerin ortasında dururken kendimi ona hiç olmadığı kadar yakın hissediyorum. Çünkü benim hikâyemde de sevdiğim kadın gitti, yollarını başkalarının hayatlarıyla kesiştirdi ve ben, bütün bunlara rağmen onu içimden söküp atmayı başaramadım. Bunu kabullenmek kolay değil ama gerçek bazen insanın kalbinde en sessiz yerden konuşuyor.
Florentino’nun acısı, yalnız kalmaktan ibaret değildir. O,
sevdiği kadının hayatının başka bir ritimle akmaya devam ettiğini bilmenin
ağırlığını taşır. Ben de bugünlerde kendimi tam olarak orada buluyorum. Onun
benden uzakta, bana hiç ait olmayan anların içinde var olduğunu düşünmek; bir
zamanlar birlikte kurulduğunu sandığım duyguların, şimdi başkalarının
cümlelerinde yankılanabileceğini hissetmek… Bunlar insanın içini yüksek sesle
değil, derinden sızlatan şeyler. Florentino’yla aramdaki bağ, tam da bu sessiz
sızıda kuruluyor.
Modern dünyada bize sürekli şunu söylüyorlar: “Bırak gitsin.”
“Kendine saygın olsun.” “Her şeyin bir sonu var.” Bunlar düzgün, makul ve
dışarıdan bakıldığında ikna edici cümleler. Ama kalp böyle çalışmıyor. Kalp,
aklın kurduğu savunma cümlelerini kolayca tanımıyor. Florentino bunu biliyordu.
Ben de biliyorum. Sevmek bazen seçilen bir yol değil, insanın kendini içinde
bulduğu bir hâl. Sevdiğim kadının bana yaşattığı kırılmaları hatırlıyorum; bazı
cümlelerin içimde bıraktığı boşlukları, bazı sessizliklerin kelimelerden daha
ağır oluşunu… Hepsi hâlâ orada. Ama bir başka gerçek de var: Onu hâlâ
seviyorum. Ve bu sevgiyi inkâr etmek, yaşananların ağırlığını kabul etmekten
bile daha zor.
Florentino’nun farkı şuydu: O, kalbini saklamadı.
Başkalarının “fazla” bulacağı bir bağlılığı göze aldı. Ama bu onu güçlü
yapmadı; yalnızca daha açık, daha kırılgan kıldı. Ben de kendimi güçlü
hissetmiyorum. Özlüyorum. Bazen bir bakışını, bazen sesindeki o kendine özgü
sakinliği, bazen de yalnızca onun yanındayken var olduğunu sandığım o
tamamlanmışlık hissini. Yokluğu bazen bir boşluk gibi değil, sürekli taşınan
bir ağırlık gibi. Florentino’nun yıllar boyunca Fermina’yı içinde taşıması
gibi, ben de sevdiğim kadını içimde taşıyorum; artık hayatımda olmasa bile.
Ama Florentino’yu sadece “bekleyen adam” olarak görmek eksik
olur. O, beklerken yaşamaya da devam etti. Yanlış yollara saptı, başkalarının
hayatlarına dokundu, kendini dağıttı ama kalbinin merkezini inkâr etmedi. Belki
de modern ilişkilerde en çok unuttuğumuz şey bu: İnsan aynı anda hem dağılmış
hem sadık olabilir. Hem kırılmış hem bağlı. Hem suskun hem özleyen. Florentino
bu çelişkilerle yaşadı. Ben de yaşıyorum. Sevdiğim kadına içten içe içerliyorum
ama onu bütünüyle karanlık bir yere koyamıyorum. Yaşananları içimde
affedemediğim anlar var, ama yokluğunu da tam anlamıyla kabullenemiyorum. Meğer
bu ikisi bir arada var olabiliyormuş.
Bu yazıyı yazarken kendime de şu soruyu soruyorum: Florentino
haklı mıydı? Bir ihtimali yıllarca kalbinde tutmak, karşılığı belirsiz bir
duyguyla yaşamayı göze almak… Belki hayır. Belki bu, insanın kendine yaptığı
ince bir haksızlıktı. Ama başka bir yerden baktığımda şunu görüyorum:
Florentino, kalbine yalan söylemedi. Ona “artık hissetmemen gerek” demedi. “Bu
çağda böyle sevilmez” diye kendini küçümsemedi. Ben de bugün, hızla geçilen
ilişkiler çağında, kendi kalbime aynı dürüstlüğü borçlu olduğumu hissediyorum.
Sevdiğim kadının bu yazıyı okuması ihtimali varsa, şunu
bilmesini isterim: Bu bir suçlama metni değil. Bir hesap dökümü hiç değil. Bu,
bir insanın sevdiği hâlde yaralandığı, yaralandığı hâlde sevme hâlini inkâr
edemediği bir yerden konuşma çabası. Florentino’nun hikâyesi bana şunu öğretti:
Aşk bazen adil davranmaz. Bazen insanı beklemediği yerlerden incitir. Ama
insanın kendine söylediği en büyük yalan, “artık hissetmiyorum” demesidir.
Ben hissediyorum. Özlüyorum. İçimde kalanları saklamıyorum.
Ama sevmiş olmaktan utanmıyorum. Eğer bu beni Florentino Ariza’ya benzetiyorsa,
bunu bir zayıflık olarak görmüyorum. Çünkü bazı insanlar sevdiklerinden
vazgeçerek güçlenir; bazıları ise sevdiklerini inkâr etmeyerek insan kalır.
Belki bu yazıyı okuyan biri, bu satırlarda kendinden bir
parça bulur. Belki de sevdiğim kadın okur ve yalnızca şunu hisseder: Bir
zamanlar paylaşılan şey, sandığından daha derin bir iz bırakmıştır. Bu yazı bir
çağrı değil, bir serzeniş hiç değil. Sadece yaşanmış bir duygunun, üzeri
örtülmeden durmasına izin verme hâli.
Florentino Ariza yıllarca bekledi ama onun meselesi zaman
değildi; kalbini susturmamaktı. Ben de bugün tam olarak bunu yapıyorum. Ne
olacağını bilmiyorum. Bu sevgi zamanla hafifler mi, başka bir şeye dönüşür mü,
yoksa sessizce yerini başka bir duyguya mı bırakır… Bunların hiçbirine cevap
vermiyorum. Çünkü bazı duygular ancak yaşandıkça yön değiştiriyor.
Bu yazıyı burada bırakıyorum. Bir son cümle koymak
istemiyorum. Çünkü hikâye bitmedi; sadece şu an konuşmayı seçti. Eğer bir gün
yollar yeniden kesişirse, bu satırlar geçmişten kalan bir tanıklık olur. Eğer
kesişmezse, yine de pişman olmayacağım. Sevmeyi inkâr etmedim. Kendime yalan
söylemedim. Şimdilik bu bana yetiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder