Jane Campion'un gizemli filmi The Piano'nun 25 yıl sonra yeniden yayınlanması, onun fetişizmini ve röntgenciliğini, reddedilen ve yerinden edilen cinselliğin garip hikayesini tekrar tatma şansıdır. Ayrıca ölümün çekim gücüyle ilgilidir; Campion, jeneriğin en sonunda Thomas Hood'un 1827 şiiri Silence'tan alıntı yapar:
sesin olmayabileceği bir sessizlik vardır,
soğuk mezarda
derin derin denizin altında..
Bazı filmler, sadece bir hikâye anlatmaz; izleyicisini adeta içine çeker, duygusal olarak sarar ve uzun süre hafızasında yer eder. The Piano (1993) tam da böyle bir film. Jane Campion’un yönetmenliğini yaptığı bu başyapıt, aşk, tutku, özgürlük ve kendini ifade etme mücadelesini olağanüstü bir görsellikle anlatıyor.
Belki de, her şeyden önce, Piyano'nun yeniden değerlendirilmesi, arka plan hikayesinin ne kadar azının olduğu gibi ele alınması gerektiğini görmekle ilgilidir. Hunter, Yeni Zelanda'da bir sömürgeciyle evlenmek için zorlu bir yolculuk yapmayı kabul eden 19. yüzyıl İskoç kadını Ada'yı canlandırıyor: Güvenilir derecede mükemmel Sam Neill tarafından canlandırılan Alisdair Stewart . Ada, küçük kızı Flora'yı (Anna Paquin) da beraberinde getirmiştir ve vardığında neredeyse isyankar Maori hizmetkarları tarafından plaja getirilmesi gereken eşyalar arasında bir kuyruklu piyano da vardır. Ada dilsizdir; işaret dilini kullanır ve boynuna astığı küçük bir bloknot ve kalemle notlar (çoğunlukla öfkeli emirler ve şikayetler) yazar. Piyanosu hayati bir kendini ifade etme biçimidir. Ada ile ilgili her şey, hizmetkarlarının bu piyanoyu kendi plantasyonlarına kesinlikle taşıyamayacağını söyleyen Alisdair'i derinden rahatsız eder.Bir kadın düşünün: Konuşmuyor ama sesi müzikle yankılanıyor. İç dünyası karmaşık ama piyanonun tuşlarına her dokunduğunda, hissettikleri izleyiciye doğrudan ulaşıyor. Onun sessizliği, film boyunca o kadar etkili kullanılıyor ki, izleyici olarak bazen kendinizi onun gözlerinden dünyaya bakarken buluyorsunuz.
Sinematografi: Doğanın ve Duyguların Görselleşmesi
Stuart Dryburgh’ün görüntü yönetmenliğindeki vizyonu, The Piano’yu sıradan bir dönem filmi olmaktan çıkarıyor ve görsel olarak büyüleyici bir sanat eserine dönüştürüyor. Film, Yeni Zelanda’nın vahşi doğasında geçiyor ve Dryburgh, bu doğayı sadece bir arka plan olarak kullanmak yerine, hikâyenin önemli bir parçası hâline getiriyor.
Sisler içinde kaybolan ormanlar, kasvetli gökyüzü, çamura bulanmış yollar ve dalgaların ritmik sesi… Bunların hepsi Ada’nın duygusal dünyasını yansıtıyor. Filmde doğa, zaman zaman Ada’nın ruh hâlinin bir aynası gibi işliyor. Kapalı, karanlık, hırçın… Tıpkı onun iç dünyasında yaşadığı çatışmalar gibi.
Özellikle piyanonun sahilde tek başına durduğu sahne, sinema tarihine kazınmış görüntülerden biri. Dalgalara çarpan piyano, Ada’nın bastırılmış duygularını temsil ediyor adeta. Aynı zamanda, film boyunca karakterlerin yerleşik düzene alışmaya çalışırken doğayla kurdukları ilişki, hikâyeye çok katmanlı bir boyut katıyor.
Müzikler: Piyanonun Tuşlarında Yankılanan Bir Ruh
Müzik, filmde sadece bir atmosfer yaratma aracı değil; aynı zamanda Ada’nın sesi, duygularının dışavurumu ve iç dünyasının bir yansıması. Michael Nyman’ın bestelediği müzikler, filmle o kadar bütünleşmiş ki, sanki karakterlerden biri gibi.
“The Heart Asks Pleasure First” adlı ana tema, Ada’nın içsel dünyasını mükemmel bir şekilde anlatıyor. Piyanonun her bir notası, onun tutkularını, bastırılmış hislerini ve özgürlüğe duyduğu özlemi yansıtıyor.
Film boyunca müziğin kullanımı da oldukça etkileyici. Ada’nın piyanoyu çaldığı anlar, onun gerçekten “konuştuğu” sahneler gibi. Piyanonun olmadığı anlarda ise sessizlik, boğucu ve sıkıntı verici bir atmosfer yaratıyor. Bu kontrast, filmin en güçlü yanlarından biri.
Holly Hunter’ın Olağanüstü Performansı
Eğer The Piano’yu bu kadar etkileyici yapan bir şey varsa, o da Holly Hunter’ın performansı. Ada, film boyunca tek kelime bile konuşmayan bir karakter ve böyle bir rolü etkileyici kılmak, sıradan bir oyuncunun başarabileceği bir şey değil. Ancak Hunter, sadece bakışları, mimikleri ve vücut diliyle öyle derin bir performans sergiliyor ki, Ada’nın her hissettiğini neredeyse kendiniz hissediyorsunuz.
Özellikle, Ada’nın içsel çalkantılarını gösterdiği sahneler inanılmaz. Kocası Alisdair’in (Sam Neill) onu kontrol altına almaya çalıştığı anlarda gözlerindeki sessiz öfke ve çaresizlik; Baines ile geçirdiği sahnelerde ise tutkusunu bastırmaya çalışırken yüzüne yansıyan karmaşa… Hepsi inanılmaz bir gerçeklikle ekrana taşınmış.
Ayrıca, Ada’nın fiziksel hareketlerindeki ustalık da hayranlık verici. Bir sahnede, sadece nefesiyle ya da piyanonun tuşlarına dokunuşuyla bile karakterin ruh hâlini anlayabiliyoruz. Onun sessiz ama çığlık gibi yankılanan varlığı, filmin en unutulmaz unsurlarından biri.
Anna Paquin ve Küçük Bir Oyuncunun Büyük Performansı
Filmde Holly Hunter kadar dikkat çeken bir diğer isim ise, küçük yaşına rağmen büyük bir performans sergileyen Anna Paquin. Flora karakteri, enerjik, asi ve zaman zaman annesi Ada’dan bile daha baskın bir figür.
Flora’nın, annesiyle arasındaki bağı mükemmel bir şekilde yansıtması, filmdeki en duygusal unsurlardan biri. Çocuk oyuncular genellikle ya fazla teatral ya da fazla donuk oynarlar ama Paquin, tamamen doğal bir performans sergiliyor. Onun hareketleri, konuşma tarzı ve yüz ifadeleri, karakterin gerçek bir çocuk olduğunu hissettiriyor.
Flora, bazen hikâyenin en dramatik anlarında bile şaşırtıcı derecede olgun tepkiler veriyor. Özellikle finalde, annesiyle olan bağına rağmen nasıl bir karar verdiğini görmek, onun karakter gelişimini mükemmel bir şekilde özetliyor.
Filmin büyüleyici anlatımı ve atmosferine rağmen, bazı eleştiriler de yöneltilebilir. Özellikle Ada ve Baines arasındaki ilişki, izleyiciyi ikiye bölebilecek bir dinamik içeriyor. Baines’in başlangıçta Ada’yı piyano karşılığında “yakınlık” karşılığında takas etmeye çalışması, günümüz bakış açısıyla oldukça rahatsız edici gelebilir. Ancak film, zamanla bu ilişkinin bir aşka dönüştüğünü iddia ediyor ve izleyiciden de bunu kabul etmesini bekliyor.
Bu noktada, Campion’un hikâyesini nasıl ele aldığı tartışmalı olabilir. Kadın karakterlerin sinemada genellikle pasif kurbanlar olarak gösterilmesine karşı çıkan bir yönetmen olan Campion, burada Ada’yı klasik bir kurban olarak çizmemeye özen gösteriyor. Ancak hikâyenin bazı yönleri, yine de izleyicinin etik sorgulamalar yapmasına neden olabilir.
Piyanonun Yankısı Hiç Kaybolmuyor
The Piano, sinematografisi, müzikleri ve oyunculuklarıyla sinema tarihine kazınmış bir film. Ada’nın sessizliği, Holly Hunter’ın olağanüstü performansıyla konuşuyor; müzik, diyalogların yerini alıyor ve doğa, karakterlerin iç dünyasını yansıtan bir perde hâline geliyor.
Sonu, filmin geri kalanı gibi, sizi etkiliyor. Teninizin altına giriyor ve etrafta dolaşıyor. Jane Campion, The Piano ile bize 20. yüzyılın sonlarındaki en güçlü kadın karakterlerden birini, okyanusun kendisi kadar engin, karanlık ve derin bir hikayeye karışmış bir şekilde sunuyor.
Elbette, hikâyenin bazı yönleri tartışmaya açık olabilir ama filmin izleyiciye hissettirdiği yoğun duygular inkar edilemez. The Piano, yıllar geçse de etkisini kaybetmeyecek, her izleyişte farklı anlamlar barındıran bir başyapıt. Eğer hâlâ izlemediyseniz ya da tekrar izlemek için bir bahane arıyorsanız, bu yazı belki de sizi yeniden o sahile, piyanonun yalnız başına durduğu o sahneye götürebilir.
...



























Hiç yorum yok:
Yorum Gönder