Zaman, onun elinde inceliyor, eriyor, kayboluyordu.
Bir yudum aldım. Kahve ne acıydı ne tatlı… tam ortasında bir şeydi, tıpkı onunla aramızdaki hikâye gibi. Ne tam yan yana, ne de tamamen uzak. Dudaklarından yükselen buharla birlikte bir an, çölün ortasında bir geceye düştüm: sıcak günün ardından gelen o keskin soğuk gibi. Ud taksimi uzaktan çalıyordu; Nihavend makamının o yaralı sesi, içimdeki suskunluğu kaşıyordu.
Her nota bir anıya dokunuyor, her tel bir özlemi anlatıyordu.
O an fark ettim; şehirdeyiz aslında. Kalabalığın uğultusu pencerenin dışında, neon ışıklar sokağın yüzünü parlatıyor, ama içimiz bir başka yerde — sanki çölün ortasında yalnız iki insanız. Betonun kalın kabuğunun altında bile, bir yerlerde toprak kokusu var hâlâ; Anadolu’nun o tutucu, ama samimi nefesi. Kadın kahvesini yudumlarken sessiz kalıyor, ama sessizliği bile kelimelerden daha gürültülü.
Gözlerinin yeşili, kahve fincanının kenarında duran o ince altın halkanın ışığıyla karışıyor; karanlığın içinde bir umut gibi parlıyor.
“Bir fincan kahveyle başlar bazı hikâyeler,” derdi annem. “Ama bitişi hep falda gizlidir.”
Falına baktım. Kalan telvenin çizgilerinde yollar, yokuşlar, dönemeçler vardı. Birinde biz vardık, diğerinde kimse yoktu. O an, insanın kaderle pazarlık ettiği o ince çizgiyi hissettim; ne ileri ne geri gidebildiğin, sadece kahvenin dumanına bakabildiğin bir an.
Bir kahve içimi kadar sürdü belki her şey. Ama o kadar kısa bir an bile, insanın içini yıllarca meşgul edecek bir yankı bırakabiliyor.
Onunla konuşurken fark ettim ki, şehirdeki kalabalık sadece dışarıda değilmiş; insanın içinde de bir izdiham var. Her düşünce birbirine çarpıyor, her hayal bir başkasına yaslanıyor, hiçbir duygu tam olarak yerine oturmuyor.
Ama o kahve… o kahve bir düzen kuruyordu içimde. Köpüğüyle, telvesiyle, acısıyla, sessizliğiyle.
Kadın kalkarken fincanı elinin tersiyle hafifçe çevirdi.
“Bir daha içelim mi?” dedi.
Sesi, udun en ince teline dokunmuş gibiydi — kırılacak gibi, ama dirençli.
Ben gülümsedim, ama gözlerim bir an çölün uzak kumlarına takıldı.
Bazı insanlar vardır, bir yudumda bütün ömrünüze karışır.
Onunla içilen o kahve, belki de benim en uzun sessizliğimdi.
Bir fincanın içinde saklı kalan, bin yıl önceden gelen bir dua gibi.
Ve şimdi, o kahvenin kokusunu her hatırladığımda, ne şehir kalabalığı kalıyor, ne de zamana dair öfkem.
Sadece o akşamın Nihavend taksimi kalıyor kulağımda — sıcakla soğuğun, sevdayla vedanın, sessizlikle iç çekişin aynı makamda buluştuğu bir ezgi gibi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder