5 Aralık 2025 Cuma

günlük - "Kendime Dönen Yolun Yağmurları" ya da "Hafifliğe Doğru Küçük Bir Adım"



Cumartesi

Yağmur sabahın erken saatlerinde, camın soğuk yüzeyine ince bir el yazısı gibi düşmeye başladı. Sanki gökyüzü, benim içimde tuttuğum kelimeleri taşırmış da yeryüzüne bırakıyormuş gibi; yavaş, ürkek, kırılgan. Gri bulutların ağırlığını omuzlarımda hissederek uyandım bugün. İçimde sızı değil artık; sızının tortusu, küllenmiş bir yangının geride bıraktığı sıcaklık gibi hâlâ dokunan, ama alevlenmeyen bir iz. İnsan bir kere yakıldı mı, dumanı uzun süre üstünden gitmiyor. Belki de bu yüzden yağmuru seviyorum; dumanı dağıtan tek şey o.

Dışarı çıktığımda sokak, sarı yaprakların sessiz bir törenle süslediği bir koridor gibiydi. Sonbahar, hâlâ ölmenin ne kadar estetik olabileceğini anlatıyor bana. Adımlarım düşen her yaprağı hafifçe ezerken, içimdeki kırılganlıkla uyumlu bir ritim tutuyordu. Yürüdükçe, nefesim biraz daha düzene giriyor, kafamın içinde dönüp duran o eski görüntüler biraz daha fluya kaçıyordu. Onu ilk gördüğüm günün ışığı, ihanetin keskin gecesi, ayrılığın soğuk sessizliği… Hepsi zihnimde bir fotoğraf galerisi gibi yan yana dizili. Bazı kareler net, bazıları zamanın buğusuyla silik. Ama hangisine baksam, bendeki izleri değişmiyor. İnsan, kendi hafızasından kaçamıyor.

Yürürken bir evin köşesinde, yağmurdan korunmaya çalışan yaşlı bir sokak kedisi gördüm. Gözleri, yıllarca biriktirdiği sessiz acıları saklar gibiydi. Elimi uzattığımda ürkekçe geri çekildi; sonra yağmurun şiddetini fark etmiş olacak ki yeniden bana baktı. Aramızda kısa bir tereddüt yankılandı. Sonra, ne olduğunu tam anlayamadığım bir güven kırıntısıyla bana yaklaştı. O an düşündüm: bazen insanın tüm kırgınlıklarına rağmen birine yaklaşabilmesi, bir ömrün cesareti demek. Kedinin ıslağını avuçlarımda hissetmek, kendi kırılganlığımı görmeme yardım etti.

Bugün yine Çengelköy’ün sahiline indim. Yağmur ince ince vuruyordu denize; kıyıya çarpan her damla, içimde bir yerlerin çatladığını hatırlatır gibiydi. İnsan kalabalığından uzak, soğuğun tenimde bıraktığı o hafif sızıyla baş başa kalmak iyi geliyor bana. Bir kahve söyledim, her zamanki gibi az şekerli. Sıcağı parmak uçlarıma işlerken, sessizlik içimdeki karmaşayı biraz olsun dindirdi. Kahvenin kokusu, eski bir anıyı canlandırdı: birlikte içtiğimiz son fincan, gözlerinde sakladığı kaçamak suçluluk, henüz bilmediğim ama sezdiğim o kırılmanın başlangıcı. O zaman anlamamıştım; şimdi düşününce, insan bazı sessizliklerin şifre taşıdığını çok geç fark ediyor.

Bir süre sahilde otururken, biraz ileride suya doğru sarkmış, rüzgârın etkisiyle belli belirsiz sallanan bir sandal fark ettim. Rengi çoktan solmuştu; üzerinde eski bir ismin kazındığı izler vardı, okunması zor, silik bir hatıra gibi. Sandalın bağlandığı halat, dalgalarla birlikte geriliyor, sonra gevşiyordu. Sanki gitmekle kalmak arasında sıkışmış bir yaşamın resmiydi. Kendimi o halatın yerinde düşündüm: bağlı olduğum yerler var, ama içimde bir yanım hep uzaklara meylediyor. Belki hepimiz biraz böyleyiz; kalmayı seçsek bile içimizde esen rüzgâr hiç dinmiyor.

Karşımda uzanan deniz bulanıktı; rüzgârın savurduğu dalgalar iç içe geçiyor, sanki hiçbir şey kendi sınırını tanımıyordu. Ben de böyle değil miyim zaten? Kendi sınırlarımın yerini arayıp duruyorum. Nerede incindiğimi, nerede güçlü olduğumu, nerede hâlâ kırılabilir kaldığımı anlamaya çalışıyorum. Açıkçası içimde dolaşan düşünceler, yağmurdaki damlalar gibi: biri düşüyor, ardından diğeri, sonra bir başkası… Bir süre sonra hangisi önce geldi, hangisi daha ağırdı, karıştırıyorum.

Bir çocuk geçti yanımdan, elinde su birikintisine atlamaya hazırlanan küçük bir cesaretle. Bir an durup ona baktım. O saf coşkunun, o düşünmeden yaşamanın, o tereddütsüz adımların bana ne kadar uzak olduğunu düşündüm. Zaman insanı ağırlaştırıyor. Artık her adımı tartıyor, her duyguyu sorguluyor, her mutluluğun arka planında bir gölge arıyorsun. Kendime kızmıyorum; yaşadım, yara aldım, mutlu oldum, umutsuzluğun koridorlarında umut doldum, düştüm, kalktım, ve bu yüzden böyleyim. Ama bazen keşke hafif olabilseydim. En azından bir anlığına.

Çocuğun gözden kaybolmasından hemen sonra, sahil taşlarının arasında unutulmuş bir mendil gördüm. Üzerinde solmuş çiçek desenleri vardı ve belli ki bir zamanlar değerliydi. Kim bilir, belki birinin elinden kayıp düşmüştü, belki biri farkında olmadan bırakmıştı. Islanmış hâliyle orada öylece duran mendil bana bir şey söyledi: bazı eşyalar bile terk edilmenin sessizliğini taşıyor. Mendilin içimde yarattığı his, insanın bazen kendi kalbini de böyle farkında olmadan düşürebileceğini düşündürdü.

Bugün fark ettim ki insan en çok kendine kapandığında büyüyor. İçimdeki kelimeler bir süredir suskundu; ama yağmurlu bir gün, kahvenin sıcaklığı, dalgaların ritmi hepsini yeniden uyandırmış gibi. Kendi cümlelerimi duyabiliyorum. Belki bir şiir çıkar içlerinden, belki bir hikâye, kim bilir! Ya da hiçbir şey olmaz, sadece biraz daha hafiflerim. Bu da yeter.

Yürüyüşe devam ederken yol kenarındaki bir ağacın gövdesinde eski bir iz gördüm. Belki bir bıçak darbesi, belki yıllar önceki bir çarpışma… Ama iyileşmişti. İz kalmıştı, evet; ama ağacın teni yeni kabuklar örerek o yarayı kendine yedirmişti. Belki benim payıma düşen de budur. İzleri silmek değil, onlarla yaşamayı öğrenmek. Bazen kendi içimde kurduğum cümleler bile beni buna inandırıyor.

Ağacın hemen yanında, toprağın ıslaklığından ağırlaşmış bir kuş tüyü buldum. Rüzgâr onu savurmuş, belki bir fırtına sırasında kopmuş, belki de gönüllü bir düşüştü. Elime aldığımda tüyün hafifliği, içimdeki ağırlığı daha da belirginleştirdi. Bir tüy kadar hafif olmayan ne çok şey taşıyorum aslında. Tüyü avucuma kapadım, sonra rüzgârın önüne bıraktım. Kendime söyleyemediklerimi onun uçuşuna fısıldadım. Bazı yüklerin, hafifletilmenin yolunu sadece bırakılmakta bulduğunu anladım.

Bugünün kara bulutları beni yormadı. Aksine, dokundu. Sanki “hâlâ buradasın” der gibi üzerime kapandı. Kasvetin beni sardığı anlarda bile yaşadığımı hissediyorum. Belki de en çok o zaman hissediyorum. Karanlık, insanı kendine daha net gösteriyor. Bu yüzden kaçmıyorum artık ondan.

Eve dönerken yağmur biraz hızlandı. Şemsiyeyi açmadım. Islanmak istedim. Bıraktığım her adımda içimin bir parçası dışarı akıyormuş gibi hissettim. Sanki yağmur, beni benden çekip alıyor, sonra yeniden şekillendiriyordu. Ve ben buna izin verdim.

Kendime dürüst olduğum günlerden biri bugün. Hâlâ kırık ve kırgın olduğumu kabul ediyorum. Hâlâ onu düşündüğümü, hâlâ bazı geceler uykuya dalmadan önce zihnimin karanlığında adının yankılandığını… Ama aynı zamanda iyileştiğimi de biliyorum. Küçük küçük, sessiz sessiz, kimse görmeden. Bir yaprağın düşmesi gibi, bir dalganın kıyıya vurması gibi, doğal bir vakurla.

Belki yarın yine buraya inerim. Aynı bankta oturur, aynı kokuyu duyar, aynı gri gökyüzüne bakarım. Ama içimde bugün yazdığım satırların bıraktığı bir güç olur. Kırılgan bir güç. En çok ona inanıyorum artık.

Bugünlük bu kadar. Kelimeler yoruldu, yağmur dinmedi. İçim biraz açıldı. Ve ben, bir gün daha geçti diye değil; bir günü daha hissettim diye huzur buldum.


---


Pazar

Bugün gökyüzü hâlâ griydi ama içimde uzun zamandır hissetmediğim tuhaf bir açıklık vardı. Sanki bulutlar gökyüzünü değil, benim zihnimi kapatıyordu da bugün biraz aralanmaya karar vermişlerdi. Yağmur ince ince yağarken yüzüme değen her damla, içimde bir yerlere ferahlık serpti. Aynı sokak, aynı taşlar, aynı sarı yapraklar… Fakat bu sabah hepsi biraz daha hafifti. Belki de mesele onların değişmesi değil, benim içimde bir şeylerin kıpırdamasıydı. Her adımda toprağın nemini duyuyor, havanın kokusuna alışıyor, içimdeki karanlığın artık bir yük gibi değil, sadece varlığına alıştığım bir gölge gibi durduğunu hissediyordum.

Yürüdükçe fark ettim ki düşüncelerim bugün beni geriye değil, ileriye itiyor. Uzun zamandır zihnimde ağır aksak dolaşan anılar, bu kez üzerime çökmedi. Onunla ilgili kırık sahneler bile bir parça saydamdı; sanki artık beni batıracak güçleri kalmamıştı. Hüzün hâlâ vardı ama keskin değildi. Hatta belki de hüzünden korkmamayı öğrenmeye başlamıştım. Sonbaharın dökülen yapraklarını ezdiğim her adımda, içimdeki eski kalıntılar da biraz daha kırılıp toza dönüşüyordu sanki.

Sahile indiğimde deniz beni şaşırttı; alıştığım o hırçın dalgaların yerine neredeyse dingin bir yüzey vardı karşımda. Suyun gri tonu bu kez iç karartıcı değil, huzur vericiydi. Sanki deniz sessizce “bugün kendine yüklenme” diyordu. Bir bank bulup oturdum. Kahvemi elime aldığımda bardağın sıcaklığı parmaklarımdan içime doğru yayıldı. Dumanı yüzümde kaybolurken, ben de kendi içimde çözülmeye başlayan o yumuşak bölgeyi fark ettim. Bir süredir sertleşen, taşlaşan bir yanım vardı; bugün ilk kez orada bir esneme hissettim.

Kıyıda oynayan martılara baktım. Normalde beni melankoliye sürükleyen o tekdüze çığlıkları, bugün kulağıma tuhaf bir canlılık olarak geldi. Rüzgâr saçlarımın arasından geçerken içimdeki düğümlerden birini hafifçe çözdü sanki. Kendime itiraf ediyorum: uzun zamandır ilk kez "belki" dedim. Belki her şey bitmiş değil. Belki yeniden başlamak, toparlanmak, hatta yeniden hissetmek mümkün. Belki kalbimin üzerine çöken o soğuk tabaka sandığım kadar kalın değilmiş.

Bir süre suyun kıyısında biriken küçük dalgaları izledim. Her biri gelip geri çekiliyor, yeniden güç toplayıp tekrar kıyıya vuruyordu. Kendi iç hareketimi onlara benzettim. Geri çekildim, çok geri. Karanlığa çöktüm, içime kapandım, sustum. Ama bugün fark ettim ki ben de tıpkı o dalgalar gibiyim; ne kadar geri çekilsem de sonrasında mutlaka kıyıya geri dönüyorum. Hayata, kendime, olduğum yere.

Yürürken sahilde unutulmuş bir kağıt parçası gördüm. Yağmurdan rengi akmış, üzerindeki yazılar belirsizleşmişti. Kağıdı elime alıp çözmeye çalıştım ama hiçbir şey okunmuyordu. Fakat anlaşılmazlığı bile bana iyi geldi. Bazen silinmiş bir yazı, yeni bir hikâyeye yer açar. Kağıdı rüzgâra bıraktım, uçup giderken içimde bir cümle belirdi: “Her şey okunmak zorunda değil; bazı şeyler sadece geçer.”

Yoluma devam ederken kendimi hafiflemiş hissettim. Yıllardır ilk kez yürüyüşüm sadece yürüyüştü; bir şeyden kaçış ya da bir şey arayışı değildi. Adımlarımı tartmadım, nefesimi hesaplamadım, gölgemle kavga etmedim. Bugün gölgem peşimde değildi, yanımdaydı; vardı ama engel değildi. Belki umut, büyük bir ışık değil; sadece insanın kendi gölgesini kabul etmesidir. Ve ben bugün bunu yapabildiğimi fark ettim.

Eve dönerken yağmur seyrelmişti ama ben ıslanmaya devam ettim. Bu kez üşümedim. Üzerimde biriken su damlaları beni rahatsız etmedi; tam tersine, içimde bir arınma hissi bıraktı. Sokak lambaları yandı, adımlarım uzadı, içimdeki ferahlık koyulaştı. Karanlık çökerken bile içim kararmadı. Belki küçük bir şeydi bu, belki geçici. Ama geçici bile olsa, bana hatırlattığı şey gerçekti: insan yeterince beklediğinde iç dünyasında bir kapı aralanıyor.

Bugünlük böyle. Kendime söyleyecek daha çok sözüm var biliyorum ama acelem yok. Belki yarın yine buraya inerim. Belki aynı bankta otururum. Belki aynı karanlık gökyüzüne bakarım. Ama bugün içimde doğan o küçücük ışığın yarın da benimle olacağına dair hafif bir inanç taşıyorum. Ve bazen bir insanın yeniden başlaması için koca bir güne değil, sadece bir ışık kırıntısına ihtiyacı vardır.

Ben de bugün o kırıntıya rastladım.

---

Kasım '25 / Çengelköy

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder