Bu filmi izlerken, daha ilk dakikalardan itibaren kendimi bir hikâyenin değil, bir hayat tortusunun içinde buldum. Piremardha nemimirand bana bir olay örgüsü sunmaktan çok, zamana sinmiş bir yorgunluğu, kuşaklardan kuşaklara aktarılan bir suskunluğu hissettirdi. Film boyunca olup bitenlerden ziyade, olup bitmeyenlerin ağırlığıyla baş başa kaldım. Söylenmeyen sözler, yarım kalan bakışlar, sürekli ertelenmiş bir umut… Sanki film, bir halkın ve özellikle erkekliğin içine gömülmüş bir hafızayı yavaş yavaş yüzeye çıkarıyordu.
Beni en çok sarsan şey, yaşlılık meselesinin yalnızca biyolojik bir durum olarak değil, tarihsel bir kader gibi ele alınmasıydı. Buradaki “yaşlı” figürü, yalnızca bireysel bir bedenin eskimesini değil, aynı zamanda bir coğrafyanın, bir kültürün ve belki de bir direniş biçiminin yıpranmışlığını temsil ediyor gibiydi. Filmdeki yaşlı adamlar bana hep şunu düşündürdü: Bu insanlar gerçekten yaşlandıkları için mi yorulmuşlardı, yoksa çok erken yaşta ağır sorumluluklar üstlendikleri için mi? İran’ın özellikle kenarda kalmış, merkezle arasına mesafe koymak zorunda bırakılmış bölgelerinde yaşamanın insanın ruhunda bıraktığı izleri hissetmemek mümkün değildi.
Sosyolojik olarak baktığımda, film bana erkekliğin sessiz bir eleştirisini sunuyor gibi geldi. Burada erkeklik ne kahramanlıkla ne de güç gösterisiyle tanımlanıyor; daha çok yük taşımak, susmak ve dayanmak üzerinden kuruluyor. Ama bu dayanıklılık, dışarıdan bakıldığında bir erdem gibi görünse de, içeriden içeriye çürüyen bir yapı izlenimi veriyor. Erkekler konuşmuyor, konuşamadıkça yalnızlaşıyor, yalnızlaştıkça da daha fazla içine kapanıyor. Film boyunca hissettiğim şey, bu sessizliğin aslında ne kadar gürültülü olduğu oldu.
Kültürel açıdan film, bana gelenek ile kaçınılmaz değişim arasındaki o sancılı boşluğu hatırlattı. Ne gelenek bütünüyle kutsanıyor ne de modernleşme kurtarıcı bir umut gibi sunuluyor. İkisi arasında sıkışıp kalmış bir hayat hâli var. Gelenek, insanları bir arada tutuyor ama aynı zamanda boğuyor; değişim ise bir ihtimal gibi duruyor fakat kimsenin ona gerçekten uzanacak gücü yok. Bu arada kalmışlık, filmin duygusal omurgasını oluşturuyor ve izlerken insanın içine yavaş yavaş işliyor.
Tarihsel olarak düşündüğümde, film bana resmi tarihin dışında kalan bir zaman duygusu yaşattı. Burada büyük olaylar, tarihler, dönüm noktaları yok; bunun yerine gündelik hayatın küçük tekrarları var. Aynı yollar, aynı sohbetler, aynı suskunluklar… Sanki zaman ilerlemiyor da kendi etrafında dönüp duruyor. Bu döngüsellik hissi, özellikle yaşlı karakterlerde daha da belirginleşiyor. Onlar için gelecek, artık bir beklenti değil; geçmiş ise bir anıdan çok, sırtlarında taşıdıkları bir yük gibi.
Psikolojik açıdan film, bastırılmış duyguların insanı nasıl içten içe tükettiğini çok güçlü bir şekilde hissettirdi bana. Kimse açıkça acısını dile getirmiyor, ama her hareketin altında bir kırılganlık var. Bu bastırma hâli, yalnızca bireysel bir sorun değil; toplumsal olarak öğrenilmiş bir davranış gibi duruyor. Duygular dile gelmediğinde yok olmuyor, aksine daha derine yerleşiyor. Film boyunca bu derinliğin ağırlığını omuzlarımda hissettim.
Piremardha nemimirand benim için en çok da şu soruyu diri tuttu: İnsan gerçekten ne zaman ölür? Bedeni çöktüğünde mi, yoksa anlatacak hikâyesi kalmadığında mı? Film, yaşlıların “ölmemesini” biyolojik bir direnç olarak değil, hafızanın inadı olarak ele alıyor gibiydi. Onlar yaşadıkları sürece değil, hatırladıkları sürece varlar. Ve belki de asıl trajedi, bu hatıraları aktaracak bir muhatap bulamamak.
Film bittiğinde üzerimde kalan his bir tamamlanmışlık değil, aksine eksiklikti. Ama bu eksiklik rahatsız edici olduğu kadar dürüsttü. Çünkü bana, alıştığım anlatıların dışında bir şey sundu: Çözüm önermeyen, rahatlatmayan, seyirciyi teselli etmeyen bir hakikat. Bu yüzden Piremardha nemimirand’ı izlemek benim için bir deneyimden çok, uzun süre içimde dolaşan bir ruh hâli oldu. Sanki film bitmedi; sadece susarak kenara çekildi ve beni kendi düşüncelerimle baş başa bıraktı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder