Joachim Trier’in Oslo Üçlemesi ile zihnimizde açtığı o melankolik ve varoluşçu parantez, "Manevi Değer" ile çok daha olgun, hırpalayıcı ve bir o kadar da şefkatli bir boyuta evriliyor. Filmi izlerken Trier’in kamerasının sadece karakterlerin yüzlerinde değil, o yüzlerin ardındaki derin yokluklarda ve dile getirilememiş ukdelerde gezindiğini hissediyorum. Bu film benim için sadece bir aile dramı değil; geçmişin bugünü nasıl rehin aldığının ve hatıraların nasıl birer yüke dönüştüğünün anatomisidir. Filmin merkezinde, narsisistik bir yönetmen olan baba figürü Gustav’ın, kızları Nora ve Agnes ile yeniden bağ kurma çabası yer alırken, bu çabanın aslında sevgiyi sanat kisvesi altında nasıl araçsallaştırdığını görüyorum. Lacan’ın "Babanın Adı" teorisiyle paralellik kurarsak, Gustav’ın yıllarca Simbolik Düzen’in dışında kalmış bir boşluk olarak kızlarının hayatında yer ettiğini, şimdi ise bu boşluğu kapatmak yerine kendi egosuyla doldurmaya çalıştığını söyleyebilirim. Gustav için kızları birer evlattan ziyade, kendi suçluluk duygusunu estetik bir paketle sunabileceği birer sinematik özneye dönüşüyor.
Bu noktada Nora ve Agnes arasındaki o gerilimli, yer yer sessiz bir savaş alanına dönen ilişki, filmin en çıplak ve dürüst kısmını oluşturuyor. Trier, aynı enkazdan çıkan iki çocuğun asla aynı yarayı taşımadığını bizlere hatırlatıyor. Freud’un yas ve melankoli üzerine tezlerini düşününce, Nora’nın dünyayı değil kendi içini boş hissettiği o derin melankoliyi ve babasının gidişini kendi benliğinde bir eksiklik olarak kodlamasını izliyoruz. Kardeşlerin "ortak tarihçi" olma vasfı burada parçalanıyor; Nora bu tarihi bir yüzleşmeye dönüştürmek isterken, Agnes sadece hayatta kalmaya ve mesafesini korumaya odaklanıyor. Agnes’in sessizliği, Nora’nın babasıyla film yapma arzusuna karşı duyduğu o soğuk tepki, aslında bir ihanet duygusundan besleniyor. Nora babasıyla bağ kurduğunda, Agnes sanki o ortak mağduriyet kalesinde tek başına bırakılmış gibi hissediyor ve aralarındaki rekabet, kurban hiyerarşisi üzerinden sessiz bir çığlığa dönüşüyor.
Filmin ismindeki "manevi değer" kavramı, karakterlerin fiziksel varlıkları ile ruhsal yoklukları arasındaki o tekinsiz vadide asılı kalıyor. Trier, bu duygusal karmaşayı anlatırken "film içinde film" tekniğini bir kaçış rampası olarak kullanıyor. Karakterler gerçek hayatta söyleyemedikleri kelimeleri bir rol aracılığıyla dile getirirken, kamera onlar için hem bir kalkan hem de bir neşter görevi görüyor. Bu meta-sinematik yaklaşım bana Bergman’ın Persona’sındaki kimlik kaymalarını veya Fellini’nin 8½ filmindeki yönetmen tıkanıklığını anımsatıyor. Gustav karakteri, tıpkı Fellini’nin Guido’su gibi, kendi hayatındaki kadınlarla ve suçluluk duygularıyla ancak bir mizansen yaratarak hesaplaşabiliyor. Nora ise çocukluğunda babasından alamadığı ilgiyi, şimdi onun vizöründen geçerek kazanmaya çalışıyor; bu durum psikolojik anlamda trajik bir "yeniden ebeveynlik" çabası olarak karşımıza çıkıyor.
Trier’in önceki filmleriyle kurduğu bağ ise bu anlatıyı daha da derinleştiriyor. Reprise’daki potansiyelin felci, Oslo, August 31st’deki bağ kuramamanın mutlak sessizliği ve The Worst Person in the World’deki "henüz olamamışlık" hissi, bu filmde "geç kalmışlık" temasıyla birleşiyor. Modern insan, Trier’in evreninde dinin veya katı ideolojilerin sunduğu kesin cevapları kaybetmiş, kendi kırılgan duygularının labirentine hapsolmuştur. Bu yüzden Trier filmlerini bitirmez, onları sadece durdurur; çünkü Freud’un da dediği gibi analiz asla bitmez. Filmin finalindeki o belirsizlik, modern insanın çözümsüzlüğünün bir yansımasıdır. Karakterler bir aydınlanma yaşamazlar, sadece kendi yaralarıyla yaşamayı biraz daha öğrenmiş olurlar. "Manevi Değer" bittiğinde zihnimde kalan şey, o İskandinav coğrafyasının donuk ışığı altında ezilen karakterlerin, eşyaların ve hatıraların ağırlığı oluyor. Trier bizi o ferahlatıcı mutlu sonlardan mahrum bırakarak en dürüst olanı yapıyor; bizi kendi içimizdeki o ağır ama kıymetli kederle baş başa bırakıyor.







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder