zamanın akışı, bireysel gözlemlerimiz ve deneyimlerimizle o denli güçlü bir algılamadır ki, yadsımak neredeyse imkansızdır.. yaşadığımız anı yaratan duyumsal algılardı. renkler, kokular, sesler bize şimdiki zamanı hatırlatıyordu. hissetmek kavramı şimdiki zamanda duyu organlarına yönelik olsa da anların anılara dönüştüğü geçmiş zamanda, öznel bir anlam kazanıyordu. bir bakıma, varmakla gitmek arasındaki o incecik çizgiyi genç yaşta ayırt etmiş ve her zaman, varmaktan değil de gitmekten yana olmuştu.. gitmek başı sonu olmayan, menzili meçhul bir seyrüsefer.. varmaksa güzergahı önceden çizilmiş, hedefi malum bir tırmanıştı.. gitmekte aslolan dere tepe taban tepip durmaksızın hareket ederek rüzgarı hissetmek, varmakta aslolansa, o tepeye vardıktan sonra durum rüzgarı elde etmekti.. ince bir tül perde arkasında süzülen güneşin hayranlıkla saçtığı ışıklarıyla ortaya çıkan zarif bedeninden yansıyan parıltı, adeta umut ve aydınlığa dönüşüyordu. hem içine kapalı oluşunu, hem de dış dünyaya açılmanın bünyesinde yarattığı tedirginliği görmek için perdenin arkasından gizlice kendisini âdeta bir röntgenci gibi izliyordum.. onu bulmak için özel bir çaba harcamam gerekmemişti. yürürken, yürüdüğüm yere, toprağa bakıyordum sadece. yağmurdan sonra aşınan toprağın arasında birden belirivermişti önümde. tarihin bir parçası gizlendiği yerden gün ışığına çıkmış ayaklarımın dibinde duruyordu. karşılaşma anı. geçmişle bugün arasında ince bir çizgide duruyordum. geçmiş, kolayca unutup, gözardı edemeyeceğiniz kadar yakınınızda karşınıza çıkar. dahası size olmadık mesajlar gönderebilir.. hissettiklerim bana aitti. renkler, kokular, sesler değişiyor, kafamda anlayabileceğim bir dile çevriliyordu. şimdi ki zamanda duyumsadıklarım, algılarımda çelişki yaratıyordu. ne zaman biriyle karşılaşsam, geçmişten tanıdığım biri de olsa bu, duyu organlarım hızla harekete geçiyor, onu eski tanıdığım bir arkadaştan daha çok, duyu organlarımla özümseyebileceğim bir duyumsal nesne haline getiriyordu.. yalnızlığın kime ne oyunlar oynayacağı belli olmaz. görüldüğü gibi kişi parmak uçlarından var etmeye çalıştığı bu antik hayaletle beraber asıl var etmeye çalıştığının kendisi olduğunun farkında bile değil. kurgu her şeyin içine sızdığı gibi onun da gri beyin hücrelerinin içine işlemiş. anlam yaratmadan duramıyor. suç onda değil belki de. başlangıçta, örneğin henüz yeryüzündeki dörtyüzelliyedinci gününde, yere düştüğünde canı somut bir biçimde yanıyor olsa da, 'acı' kelimesinin anlamını öğrenmeden önce acı çektiğini bilmiyordu. yürüyordu ama yürüdüğünü de bilmiyordu çünkü 'yürümek' sözcüğünü ve yanısıra taşıdığı üçbinbeşyüz anlamı öğrenmemişti daha.. dönen oyuncaklarla başlayan hayatımız, dönen tekerlekler ve çarklarla devam ediyor. hayatımızın dönüm noktaları hep o ana kadar alışılmış şekilde devam eden bir şeylerin başka yönlere dönüşleri. yıllar geçtikçe beynimiz bu dönüşlerin de kuralını buluyor. o dönüşleri de siliyor birer birer, ne hızla viraja giren bi' minibüsteki çocukların çığlığı, ne kafada dönüp duran düşüncelerin heyecanı, her şey tümüyle durağanlaşıyor ve yalnızca dönüşlerin hayali kalıyor. durgun dingin, hareketsiz bir zihinde fıldır fıldır dönen anılar.. gitmek hafızası kudretli ve inatçı olanların, varmaksa hayal gücü engin ve obur olanların işiydi. iyi ya da kötü hisleri getiren dönüşler; gündönümü, yıldönümü, yanar-döner, gözümüzün önünde dönüp duranlar, sözünden dönenler, geri dönenler, dönmeyenler, dönemeyenler, dönmesini beklediklerimiz, dönmesini istemediklerimiz.. aslında gitmek kadere diş bileyenlerin, varmaksa kadere inanmayanların tercihiydi..
turgut uyar'ın 'göğe bakma durağı' şiiri gibi belki de.. (kendime has) bir bekleyiş, bir özlem ve aynı zamanda dış dünyaya, gökyüzüne açılma isteği vardır.. belki de... kimbilir...
...
ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut
bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım
...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder