Hayatımın bir döneminde, her şey yerli yerindeymiş gibi görünüyordu ama içten içe bir boşluk vardı. Adını koyamadığım bir sıkışmışlık… Sanki ben değil de, bana benzeyen biri yaşıyordu benim hayatımı. O sırada karşıma çıkan Lizbon’a Gece Treni önce bir kitap olarak, sonra da bir film olarak usulca yaklaştı kalbime. Ve ben fark etmeden, içimde bir şeyleri yerinden oynattı.
Bu hikâye bana bir tokat gibi çarpmadı, daha çok, sabaha karşı pencere kenarından içeri sızan sessiz bir meltem gibi girdi ruhuma. Başkarakter Raimund Gregorius’un hayatını birdenbire bırakıp Lizbon’a bir trenle gidişi… Bunu yapabilen biri vardı. Üstelik sadece bir kitap yüzünden. Bu fikrin bile var olması bana yetti. Çünkü o zamana kadar, büyük değişimlerin ancak büyük çöküşlerle mümkün olabileceğine inanıyordum. Ama hayır… Bazen bir cümle, bir bakış, bir tren bileti kadar sessiz ama sarsıcı olabiliyormuş.
Filmdeki o soluk, zamanın içinden süzülmüş gibi duran sahneler… Lizbon’un ara sokaklarında yankılanan adımlar… Daracık taş merdivenlerden yukarı çıkan Gregorius’un gözlerindeki kararsız ama kararlı ifade… Her biri fotoğraf karesi gibi kazındı zihnime. Renkler pastel, duygular ise yüksek kontrasttaydı. Ve bu görsellik bana şunu düşündürdü: Gerçek değişim sessizdir, gösterişli değildir. Ama içten gelir.
Pascal Mercier’in satırlarında kaybolurken, kendi iç sesimi duymaya başladım. Raimund’un sorduğu sorular bana yöneldi bir noktadan sonra. “Neden yaşıyorum? Kimin hayatını yaşıyorum? Seçtiğim yollar gerçekten benim seçimim mi?” Bu sorularla yüzleşmek kolay olmadı ama iyi geldi. Tıpkı bir rüyanın içinde uyanmak gibi.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, o kitap ve film bana gerçek bir hediye gibi geliyor. Çünkü bana kendi hayatımın yolcusu olmayı öğretti. Ne zaman sıkışsam, o trenin iç sesi gelir kulağıma: "Başka bir hayat mümkün. Başka bir şehir, başka bir ben..."
Bazı kitaplar ve filmler sadece izlenmez ya da okunmaz. Onlar yaşanır. Lizbon’a Gece Treni benim için işte tam olarak böyleydi.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder