1 Haziran 2025 Pazar

yazı - Yutulma Korkusu ve Cinsiyetin Sessiz Savaşı

Yutulma Korkusu ve Cinsiyetin Sessiz Savaşı
(Sinema, edebiyat ve arzunun karanlık gölgeleri üzerine bir deneme..)

Bazen cinsellik üzerine düşünürken, onun yalnızca bedensel bir eylem olmadığını fark ediyorum. Cinsellik, bir anlamda kimliğimizin maskesini düşüren bir alan. Günlük hayatta taşıdığımız roller, kimlikler, kişisel hikâyeler… O anlarda sanki hepsi biraz buharlaşıyor. Geriye yalnızca "bir kadın" ya da "bir erkek" kalıyor. Ne işimiz, ne ismimiz, ne yaşadığımız mahalle, ne de okuduğumuz kitaplar belirleyici oluyor. Kim olduğumuzdan çok, ne olduğumuz önem kazanıyor.

Ve bu durum, özellikle erkekler açısından oldukça kırılgan bir zemine dönüşebiliyor. Çünkü alışkın olduğumuz güç dinamikleri, o mahrem alanda yer değiştirebiliyor. Erkek, çoğu zaman arzunun yöneldiği taraf olurken; aslında derinlerde, arzunun karşısında zayıf da düşüyor. Onaylanmak istiyor. Beğenilmek, kabul edilmek, arzulanmak... Tüm bu duygularla kadına yöneliyor ama bu yönelme aynı zamanda bir teslimiyet anını da içinde barındırıyor.

Bu teslimiyet fikri beni hep 1970'lerin Avrupa sinemasına götürür. Özellikle o yıllarda yükselen korku-erotik sinema, tam da bu "yutulma" hissini görsel bir dile dönüştürür. Jean Rollin’in Le Frisson des Vampires (1971) filmi mesela, kadın vampir figürleriyle erkeklerin arzu ve korku arasında nasıl sıkıştığını büyüleyici bir atmosferde gösterir. Kadınlar, erkekleri hem cezbeden hem yok eden varlıklar olarak çizilir. Arzunun objesi, aynı zamanda yokoluşun da kaynağıdır. Bu, tam da erkeğin teslimiyet korkusunu sinemaya taşıyan bir dil gibidir.

Benzer şekilde, İtalyan yönetmen Lucio Fulci’nin The Eroticist (1972) filminde erotizm ve bastırılmış cinsellik, politik yozlaşmayla iç içe geçer. Fulci, arzu ve günah ilişkisini hicvederken; erkeklik, iktidar ve korku üzerine de karanlık göndermeler yapar. Bu filmler, salt erotik değil; daha çok zihinsel, hatta varoluşsal bir gerilimin sinematik tezahürüdür.

Bu düşünce çizgisi beni yalnızca sinemaya değil, edebiyata da götürüyor. 1970’lerde yazılan bazı edebi eserlerde de benzer karanlık ve içsel temalar görülür. Georges Bataille’ın Gözün Hikâyesi adlı romanı, Türkiye’de Can Yayınları tarafından yayımlandı ve hâlâ oldukça çarpıcı. Kitapta cinsellik, sınırların aşılması ve benliğin parçalanmasıyla el ele gider. Cinsel olan, hem haz hem yokoluşu çağırır.

Bataille’ın bu çizgisine benzer bir şekilde, Alman yazar Elfriede Jelinek’in Piyanist romanında da cinsellik, arzu ve iktidar savaşı olarak işlenir. Kadın karakterin annesiyle kurduğu patolojik bağ, cinsel yönelimlerini bastırmasına ve bunu şiddetli sapmalara dönüştürmesine neden olur. Tıpkı Rollin’in vampirleri gibi, Jelinek’in kadınları da kendi arzularının bile mahkûmudur.

Türkçeye çevrilmiş bir diğer önemli eser, Anaïs Nin’in Venüs Üçgeni adlı kitabı. Bu öykülerde kadın arzusunun açıkça dile getirilmesi, çoğu erkeğin alışık olmadığı bir alanı ortaya serer. Erkek özne, burada artık kontrol eden değil, yönlendirilen ve zaman zaman da yutulan konumundadır. Bu bileşimde kadın, sadece arzu nesnesi değil, aynı zamanda özneleşen ve yön veren figürdür.

Ve tabii ki sinemada avangardın bir başka büyük ismi: Alejandro Jodorowsky. Özellikle The Holy Mountain (1973) filmi, cinselliği, dini ve kimlikleri alegorik bir yolculuğa dönüştürür. Bu filmde erkeklik bir "tamamlanma arayışı"na dönüşür; ama bu arayışın içinde hep bir yokluk, bir hiçlik hissi vardır. Kadın figürü yine hem kutsal hem lanetli bir durakta karşımıza çıkar. İsa'yla fahişe arasındaki o geleneksel gerilim, Jodorowsky sinemasında sürreal ve çarpıcı biçimde yeniden canlandırılır.

Belki bu yüzden, bu tür eserler yalnızca sinema ya da edebiyat ürünü değil, aynı zamanda cinsiyetin nasıl kurgulandığına dair arkeolojik birer belge gibi. Kadınlık ve erkeklik, bu anlatılarda karşı karşıya değil, iç içe geçmiştir; ama bu geçiş her zaman huzurlu değildir. Çatışmalı, kırılgan ve çoğu zaman korku doludur.

Ben böyle düşününce daha çok anlıyorum: Cinsellik sadece bir eylem değil. Aynı zamanda bir ayna. Kendimizi, korkularımızı, ihtiyaçlarımızı ve belki de en çok da yalnızlığımızı gösteren bir ayna.

Cinsiyetin sessiz savaşında, bazen arzunun peşinden gidiyoruz, bazen onun kurbanı oluyoruz. Ama ne olursa olsun, cinsellik bize kim olduğumuzu değil; kim olmakla tehdit edildiğimizi gösteriyor. Ve bu tehdit, erkek için çoğu zaman "yutulmak", kadın için ise "yutmakla suçlanmak" anlamına geliyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder