23 Ağustos 2025 Cumartesi

yazı - “Bugün annem öldü, numaran yoktu arayamadım.”

Bugün kendime şunu sordum: İnsan gerçekten kimin için ağlar? Ölünün ardından dökülen gözyaşı, ölenin gidişine mi, yoksa geride kalan kendi eksikliğimize mi dokunur? İçimde kırık bir saat tik taklarını sürdürürken, duvarlar sessizliğimi büyütüyor. Saatin akrebi, yelkovanı değil de, sanki ben dönüyorum aynı yerimde, sürekli aynı daireyi çiziyorum.

Sana yazmıyorum aslında; sana yazdığımı sanıp, kendime anlatıyorum. Çünkü artık bir “ulaşmanın” ihtimali bile yok. Hani bazı kelimeler vardır, telefonda yankılanmasa bile beyninde çınlar; senin ismin de öyleydi benim için. Bir zamanlar sesini duyduğumda, bir şehrin bütün gürültüsü susardı. Şimdi ise suskunluk, bütün şehirlerden daha gürültülü.

“Bugün annem öldü, numaran yoktu arayamadım.”
İşte bu cümleyi defterime üç kez yazdım. Her seferinde başka bir elim titredi. Üçüncüsünde kalemin ucu kırıldı, sanki yazmak bile dayanamadı bu ağırlığa. Annemin ölümü bile, seni hatırlatmaktan başka bir şeye yaramadı. Yasımdan çok, yoksunluğun sardı beni. İnsan annesinin ölümüyle değil, birine haber verememekle parçalanırmış meğer. Çünkü yas, tek başına taşınmaz; yanında susacak birine ihtiyaç duyar.

Seninle kavgam bitmedi, halbuki çoktan terk etmiştin. Gitmenin üzerinden on yıllar geçti ama içimde hâlâ seninle kavga eden, sana küfreden, seni özleyen aynı ses var. Sanki üç sesli bir tiyatro oynuyor içimde: biri seni seviyor, biri senden nefret ediyor, diğeri ise ikisine de inanmıyor.

Bazen düşünüyorum: Belki de özlem, nefretin içinden doğuyor. Birini gerçekten unutabilmek için ondan nefret etmeye başlıyorsun; ama nefret dediğin şey de tıpkı küflenmiş bir ekmek gibi, özlemin saklanmış halinden başka bir şey değil.

Hatırlıyor musun?
“Bir gün ölürsem bana haber verir misin?” diye şaka yapmıştın bir akşam. Sigaranın dumanı saçlarına dolanıyordu, gözlerin sisliydi. Ben de gülmüştüm. İşte o şaka, bugün boğazıma düğümlendi. Annem öldü ve sana haber veremedim. Sahi, şimdi sen olsaydın, başımı nereye yaslardım? Omzuna mı, yoksa sessizliğine mi?

Kelimelerim dolaşık. Belki de yazdıklarım bir hikâye değil, bir enkaz raporu. İçimde yanmış odaların dökümünü çıkarıyorum. Bir odada annem var, diğerinde sen. İkisi de boş artık. Anılarımda geziyorum: bazen annemin bana çocukken okuduğu masalları hatırlıyorum, bazen senin bana anlattığın yalanları. Masallar çocukluğumu, yalanlar gençliğimi götürdü.

Ben hangi ara büyüdüm? Hangi ara hem annesiz hem de sensiz kaldım? Bir fotoğraf albümünde sıkışmış gibiyim. Sayfaları çevirdikçe yüzler kayboluyor. Senin yüzün en çok bakılan sayfada soluyor. Annemin yüzü ise hiç basılmamış karelerde asılı kalıyor.

Belki de bu yüzden bugün yazıyorum. Çünkü sesim yok, sana ulaşacak yolum yok. Bir zamanlar her şeyim olmuş insana, bugün en büyük hiçliğimle sesleniyorum. Sana anlatamadığım şeyleri, boşluğa fısıldıyorum. Belki rüzgâr bir anlığına senin balkonuna çarpar, belki bir kuş kanadına alır ve sana taşır. Ama biliyorum, ihtimaller, tıpkı benim hayatım gibi çürük.

Bir parçam hâlâ seni aramak istiyor, halbuki numaranı yıllar önce sildim. Ama insanın hafızası da inatçı bir telefon rehberi gibi, silinmiş numaraları bile hatırlıyor. O yüzden rüyalarımda hâlâ seni arıyorum. Çalıyor, çalıyor, çalıyor… ama sen açmıyorsun. Belki başka biri açıyor, belki de hiç kimse yok. Yine de ben her seferinde nefesimi tutuyorum.

Annemin ölümüyle yüzüm bir kez daha aynaya çarptı. Aynada gördüğüm şey, yarısı sana benzeyen, yarısı ona benzeyen bir yabancı. Belki ben zaten hiç kendim olmamışım. Hep birine benzemişim: anneme, sana, başkalarına… Şimdi ikiniz de yoksunuz. Geriye sadece ben kaldım. En korkutucu ihtimal de bu: kendimle baş başa kalmak.

Şunu fark ettim; yas, ölünün ardından değil, kendimizin ardından tutuluyor. Ben kendi ölümüme ağlıyorum aslında. Annemi kaybettim, seni kaybettim, kendimi kaybettim. Geriye kalan tek şey kelimeler. Belki bu yüzden bu kadar çok yazıyorum. Çünkü konuşacak kimsem kalmadı.

Sonunda şunu söylemek istiyorum:
Belki bu yazdıklarım sana asla ulaşmayacak. Belki de ulaştığında çok geç olacak. Ama yine de söylemeliyim: Sana hâlâ nefretle karışık bir özlem duyuyorum. Senin yokluğun, annemin ölümü kadar gerçek. Ve belki de ikinizin gidişiyle öğrendim: İnsan, sevdiklerini kaybettiğinde değil, arayamadığında ölüyormuş.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder