Bugün kendime şunu sordum: İnsan gerçekten kimin için ağlar? Ölünün ardından dökülen gözyaşı, ölenin gidişine mi, yoksa geride kalan kendi eksikliğimize mi dokunur? İçimde kırık bir saat tik taklarını sürdürürken, duvarlar sessizliğimi büyütüyor. Saatin akrebi, yelkovanı değil de, sanki ben dönüyorum aynı yerimde, sürekli aynı daireyi çiziyorum.
Sana yazmıyorum aslında; sana yazdığımı sanıp, kendime
anlatıyorum. Çünkü artık bir “ulaşmanın” ihtimali bile yok. Hani bazı kelimeler
vardır, telefonda yankılanmasa bile beyninde çınlar; senin ismin de öyleydi
benim için. Bir zamanlar sesini duyduğumda, bir şehrin bütün gürültüsü susardı.
Şimdi ise suskunluk, bütün şehirlerden daha gürültülü.
Seninle kavgam bitmedi, halbuki çoktan terk etmiştin.
Gitmenin üzerinden on yıllar geçti ama içimde hâlâ seninle kavga eden, sana
küfreden, seni özleyen aynı ses var. Sanki üç sesli bir tiyatro oynuyor içimde:
biri seni seviyor, biri senden nefret ediyor, diğeri ise ikisine de inanmıyor.
Bazen düşünüyorum: Belki de özlem, nefretin içinden
doğuyor. Birini gerçekten unutabilmek için ondan nefret etmeye başlıyorsun; ama
nefret dediğin şey de tıpkı küflenmiş bir ekmek gibi, özlemin saklanmış
halinden başka bir şey değil.
Kelimelerim dolaşık. Belki de yazdıklarım bir hikâye
değil, bir enkaz raporu. İçimde yanmış odaların dökümünü çıkarıyorum. Bir odada
annem var, diğerinde sen. İkisi de boş artık. Anılarımda geziyorum: bazen
annemin bana çocukken okuduğu masalları hatırlıyorum, bazen senin bana
anlattığın yalanları. Masallar çocukluğumu, yalanlar gençliğimi götürdü.
Ben hangi ara büyüdüm? Hangi ara hem annesiz hem de
sensiz kaldım? Bir fotoğraf albümünde sıkışmış gibiyim. Sayfaları çevirdikçe
yüzler kayboluyor. Senin yüzün en çok bakılan sayfada soluyor. Annemin yüzü ise
hiç basılmamış karelerde asılı kalıyor.
Belki de bu yüzden bugün yazıyorum. Çünkü sesim yok,
sana ulaşacak yolum yok. Bir zamanlar her şeyim olmuş insana, bugün en büyük
hiçliğimle sesleniyorum. Sana anlatamadığım şeyleri, boşluğa fısıldıyorum.
Belki rüzgâr bir anlığına senin balkonuna çarpar, belki bir kuş kanadına alır
ve sana taşır. Ama biliyorum, ihtimaller, tıpkı benim hayatım gibi çürük.
Bir parçam hâlâ seni aramak istiyor, halbuki numaranı
yıllar önce sildim. Ama insanın hafızası da inatçı bir telefon rehberi gibi,
silinmiş numaraları bile hatırlıyor. O yüzden rüyalarımda hâlâ seni arıyorum.
Çalıyor, çalıyor, çalıyor… ama sen açmıyorsun. Belki başka biri açıyor, belki
de hiç kimse yok. Yine de ben her seferinde nefesimi tutuyorum.
Annemin ölümüyle yüzüm bir kez daha aynaya çarptı.
Aynada gördüğüm şey, yarısı sana benzeyen, yarısı ona benzeyen bir yabancı.
Belki ben zaten hiç kendim olmamışım. Hep birine benzemişim: anneme, sana,
başkalarına… Şimdi ikiniz de yoksunuz. Geriye sadece ben kaldım. En korkutucu
ihtimal de bu: kendimle baş başa kalmak.
Şunu fark ettim; yas, ölünün ardından değil,
kendimizin ardından tutuluyor. Ben kendi ölümüme ağlıyorum aslında. Annemi
kaybettim, seni kaybettim, kendimi kaybettim. Geriye kalan tek şey kelimeler.
Belki bu yüzden bu kadar çok yazıyorum. Çünkü konuşacak kimsem kalmadı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder