İnsanın kendi kendisini tüketme biçimleri, çağımızın en korkunç seyirliklerinden biri. Bir zamanlar felsefenin, şiirin, aşkın ve arayışın konusu olan insan, artık bir pazarlık nesnesi hâline geldi. İlişkilerdeki dostluk görüntüsü, çıkarın ince bir perdesinden ibaret; sevgi, menfaatin gölgesinde kuruyan bir çiçek; sadakat, bir “işlev” olarak varlığını sürdürüyor. Cioran’ın dediği gibi: “Düşünmek bir hastalık; ama düşünmemek daha da korkunç bir çürüme.” Bugün düşünmeyen insanın bedeli, ruhsuz bir toplumsal sürü hâline gelmek oldu.
Modern insan ilişkilerinin en belirgin özelliği, yüzeysellik ve faydacılık. Sosyolojinin bize öğrettiği üzere, toplumsal doku karşılıklı güven, dayanışma ve sembolik değerler üzerine kurulur. Oysa günümüzde bu değerlerin yerini fayda hesapları aldı. Arkadaşlık artık “işlevsel bir ortaklık”, aşk bir tür karşılıklı yatırım, aile ise çoğu kez ekonomik mecburiyetlerin sahnesi hâline indirgeniyor.
Mevlânâ Mesnevi’de şöyle der:
“Menfaatin için seviyorsan, sen sevgiliyi değil kendi nefsini seviyorsun.”
Bu söz, çağımızın merkezine saplanan bir hançer gibidir. Çünkü insanlar artık birbirini değil, birbirinden alacaklarını seviyorlar.
Bugün insanın kendini en çok çürüten yanı sosyal medya oldu. Orada herkes, bir başkasının bakışına bağımlı hâlde yaşar. Yüzlerce sahte tebessüm, binlerce yapay poz; hepsi, görünmek uğruna var olmaktan vazgeçişin işaretleridir. İnsan, kendi ruhunu “beğeni” denen sanal kudretin önünde kurban eder.
Sosyolog Erving Goffman’ın “gündelik yaşamda benliğin sunumu” kavramı, burada grotesk bir karikatür hâline gelmiştir. Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” sözü ise bugün algoritmaların diliyle fısıldanıyor. Sosyal medya, çürümenin yalnızca aynası değil, hızlandırıcısıdır.
İnsan ilişkilerindeki bu çürüme, doğaya yönelik ihanetten ayrı değildir. Toprağı sömürürken dostunu da sömürür; göğü kirletirken ruhunu da karartır. Nehirler plastikle boğulurken, insanın iç dünyası da tüketimle kirleniyor.
Stoacılar, doğayla uyum içinde yaşamayı erdemin özü olarak görürdü. Marcus Aurelius’un “Evrenle uyumlu yaşa” çağrısı, bugünün felaketine ayna tutuyor. Çünkü biz, evrenin ahengine değil, kendi açgözlülüğümüzün gürültüsüne uyum sağlıyoruz. Sosyolojik açıdan doğayı kirletmek, toplumu da kirletmektir. Kapitalist modernite bireye “daha çok al, daha çok göster” derken aslında şunu söyler: “Daha çok tüken.”
İş dünyasında, siyasette, hatta aile içinde bile çıkar çatışmaları insanın özünü belirler hâle geldi. Kardeş, kardeşini miras için satıyor; dost, dostunu üç kuruşluk kazanç için terk ediyor. Çıkarın değmediği tek bir alan kalmadı.
Sosyolojik olarak bu, güven duygusunun çökmesi demektir. Dayanışmanın yerini kuşku alır; kuşkunun egemen olduğu yerde ise gerçek toplumsal bağ imkânsızdır. En korkuncu, bu çürümenin artık olağanlaşmış olmasıdır. İnsan kötülüğünü fark ettiğinde hâlâ bir umut vardır; ama kötülüğü sıradanlaştırdığında artık dönüş imkânsızdır.
Cioran’ın keskin sesi burada yankılanır: “İnsanın en büyük yeteneği, kendi kendini yok etmektir.”
Varoluşçuluk, insanı özgürlüğe mahkûm ilan etmişti. Fakat bugün özgürlük, vitrinlerde satılan bir meta: özgür görünmek, özgür hissettirmek… İnsan, zincirlerini kendi elleriyle takıyor; tüketim, gösteriş, hız ve haz uğruna. Kierkegaard’ın “umutsuzluk, kendi benliğini reddetmektir” sözü, bugünün toplumsal ruh hâlini özetler.
Varoluşun boşluğunu hisseden insan, özgürlüğünü eğlenceyle, sahte hazlarla uyuşturur. Sartre’ın “özgürlük” dediği şey, kapitalizmin ellerinde “seçenekler” olarak paketlenmiştir. İnsan, artık kendi özünden değil, raflardan, ekranlardan, reklamlardan kendini seçer.
Mevlânâ’nın şu sözü, bu çağ için bir tokat gibidir:
“İnsan, dostunun aynasıdır; sen dostuna bak, kendini gör.”
Bugün aynalar kırılmıştır. İnsan, dostunda değil, ekranlarda kendini arıyor. Oysa ekranın gösterdiği yalnızca yansımanın yansımasıdır; Baudrillard’ın dediği gibi, “hipergerçeklik”tir bu: gerçeğin kendisinden daha sahte, cilalı bir boşluk.
Bugün tanık olduğumuz şey, insanın insanı, insanın doğayı, insanın kendi varlığını çürüten bir süreçtir. Sosyolojinin diliyle: normların çözülmesi, anominin artması, toplumsal güvenin çöküşü. Felsefenin diliyle: varoluşun boşluğu, özün inkârı, anlamın kaybı. Maneviyatın diliyle: nefsin menfaat ateşinde yanması.
İnsan artık hem kendini hem çevresini çürütüyor. İçimizdeki çürüme dışarıya taşmakta; doğa, ilişkiler, düşünce… Hepsi bu büyük kokuşmuşluğun farklı yüzleri.
Belki de hakikat şudur: İnsan, kendi kendinin mezar kazıcısıdır. Her çıkar hesabında biraz daha toprak atar üstüne, her sahte rolde biraz daha derine gömülür. Çürüyen yalnızca toplum değil; insanın özüdür. Cioran’ın karamsarlığı bir kötümserlik değil, çıplak bir gerçektir: Biz, kendi kendimizi yok etmekte ustalaşmış tek varlığız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder