1 Ekim 2025 Çarşamba

günlük - mum ışığının aydınlattığı parlak düşlerim

Bugün yine aynı masaya oturdum. Masanın üstünde yarısı yanmış bir mum, yanında dün gece açıp da bitiremediğim şarap şişesi. Camın ardında sonbaharın hırıltılı soluğu, rüzgârda savrulan yapraklar gibi darmadağın içim. Her şey o kadar sessiz ki, insan kendi kalp atışlarını bile yabancı birinin tıkırtısı sanıyor. Yalnızlığın sesi böyle: boğuk, ağır, yapışkan. Bazen düşünüyorum, insan kalabalığın içinde de yalnız olabilir mi? Elbette olabilir. Ama ben kalabalığı bile çoktan tüketmiş gibiyim. Şimdi sadece dört duvar, sararmış perdeler ve kendi kendime konuşmalarım kaldı bana. Kendi sesimden başka kimseyi duymuyorum. Yine de insan, kendine konuşunca bile bir yankı bekliyor. O yankı gelmeyince… evet, işte o zaman yokluk asıl ağırlığını koyuyor masaya.

Şarabın tadı buruk. Sanki boğazımdan aşağı süzülen her damla, içimde sakladığım kırıntıları da beraberinde götürüyor. Mum alevi titriyor; küçük bir kalp gibi çırpınıyor karanlığın içinde. Ona bakınca, insan kendini de öyle görüyor: titrek, geçici, biraz ışık, biraz duman. Yalnızlık dediğin şey aslında insanın kendisiyle bitmeyen kavgası. Kaç kere aynaya bakıp da kendi gözlerimin bana ne anlatmaya çalıştığını çözemedim. Belki de hiçbir şey söylemiyorlar. Belki de gözlerim bile benden kaçıyor artık.

Ama bu gece farklı. Çünkü yalnız değilim sanki. Mumun aleviyle konuşuyorum. Bana göz kırpıyor, “buradayım” der gibi. Yalan söylediğini biliyorum ama yine de inanmak istiyorum. Işık titredikçe, odanın köşesinde gölgeler büyüyor. Sandalyede birini gördüm; gülümsüyordu. Bir dost gibi, bir yabancı gibi. Kim olduğunu anlamaya çalışırken gözlerimi kırptım, yok oldu. Sanki hiç var olmamıştı.

Şarabı dudaklarıma götürdüm; boğazımdan süzülen sıvı değil, yanaklarımı yalayan soğuk bir rüzgâr gibiydi. Pencere kapalı oysa. İçimde bir yer açıldı, sanki bütün sonbahar rüzgârı oradan içeri doluyor. Kendi gölgem bana ihanet ediyor. Bir hareket ediyorum, o benden önce davranıyor. Elimi kaldırıyorum, o çoktan havada. “Kim kimin gölgesi?” diye fısıldıyorum. Duvar cevap vermiyor, sadece çatlakları derinleşiyor, sanki kulak kesilmiş de içime gülüyor.

Bir ara pencerenin ardında yaprakların değil, insanların yürüdüğünü gördüm. Her biri başı öne eğik, sessiz. Sokak boştu, biliyorum. Ama yürüyüşlerini, adımlarını, gölgelerini gördüm. Kadehimi kaldırdım onlara, hiçbirinin yüzü yoktu. Şarabın şişesi bana “doldur” dedi. Sesini işittim, eminim. Bazen bir nesnenin konuştuğunu duyduğunuzda kendinizi delirmiş sanırsınız, ama belki de onlar hep konuşuyordu da biz duymuyorduk.

İçimde bir çocuk ağlıyor. Nereden geldiğini bilmiyorum. Belki de ben hiç büyümedim; şu an masada oturan ben değilim, mum ışığında üşüyen o çocuk. Onun hayaletiyle şarap içiyorum, onun hayaletiyle kavga ediyorum. Sonbahar… ah, şu mevsim. Dallar çıplak, rüzgâr keskin, gökyüzü hasta. İnsan içindeki eksikliği doğada görünce mi daha çok üzülüyor, yoksa doğa zaten bizim eksikliğimizin aynası mı, bilmiyorum. Bildiğim tek şey: her yaprak yere düşerken ben de biraz daha eksiliyorum.

Sonbahar artık dışarıda değil. İçimde. Dallar kırılıyor, yapraklar dökülüyor, rüzgâr esiyor. Gözlerimi kapattığımda toprak kokusunu duyuyorum. Kendi bedenimin çürüyüşünü hızla ileri sarıyor gibiyim. Birden odada biri daha var. Bana bakıyor. Konuşmuyor. Ama nefesini duyuyorum. Gelmiyor, gitmiyor. Belki de o benim yarın ki halim. Belki de ben yarın olmayacağım. Belki de hayat dediğimiz şey zaten bir odada kendi gölgenle yüzleşmekten ibaret.

Bugün yine buradayım. Masanın başında, mumun karşısında, kadehin ucunda. Dün gece yazdıklarımı sabah uyandığımda okudum. Sanki başkasının kelimeleri gibiydi. Sanki ben değil de odanın köşesinde oturan o yabancı yazmış. Belki de yazan bendim ama okuyan başkası oldu. Aynı bedenin içinde birden fazla göz, birden fazla ağız olabilir mi? Kendimden saklandığımı hissettim. Yazarken içimi döküyorum, okurken kendime bile yabancılaşıyorum. Belki de gerçek yalnızlık bu: kendi kelimelerinden utanmak.

Bugün pencereden dışarı baktım. Yağmur başlamış. Toprak kokusu içeri dolmuştu. Ama yağmurun sesi bana su gibi değil, yüzüme çarpan incecik bir fısıltı gibi geldi. Sanki gökyüzü bana bir şeyler söylüyor ama kelimeler eriyor, damlalar halinde yere düşüyordu. Belki anlamak istemiyorum. Belki de anlamam gereken şey, zaten söylenmeyecek olandır.

Mumun alevi bu gece daha da küçük. Dün geceki halini hatırlıyorum, daha gür, daha dirençliydi. Şimdi küçülmüş, daha kırılgan. Ona bakarken kendi halimi görüyorum. Yavaşça tükenen, ama tükenirken etrafına biraz olsun ışık bırakmaya çalışan. Belki de insanın bütün ömrü bundan ibaret: yanarken biraz aydınlatmak, sonra kararmak.

Şarabın tadı bu gece farklı. Dün gece rüzgâr gibi dolaşıyordu içimde, şimdi daha çok bir göl gibi. Ağır, hareketsiz, derin. Yudumladıkça içimde bir karanlık büyüyor. Kadehi masaya bırakınca, gölün yüzeyinde halkalar yayılıyor sanki. O halkaların merkezinde ben varım, ama kenarlara ulaştığında çoktan kaybolmuş oluyorum.

Bir ara gölgem yine benden önce hareket etti. Bu defa daha belirgin. Elimi masadan kaldırmadan, gölgem duvarda kalktı, bana doğru eğildi. Göz göze geldik. Bir gölgenin gözleri olabilir mi? Vardı işte. O an anladım: gölgem benden çok daha gerçek. Belki ben onun hayaliyim. Belki o beni yazıyor. Ve ben, sadece onun yarattığı bir satırdan ibaretim.

İçimdeki çocuk bugün daha çok bağırıyor. Dün gece sadece ağlıyordu. Şimdi bağırıyor. “Neden buradasın?” diye soruyor. Cevap veremiyorum. Onunla yüzleşmekten korkuyorum. Çünkü cevabım yok. Belki de hiç olmadı. Onu susturmak için kadehi tekrar dolduruyorum. Ama biliyorum, şarap çocuğu susturmuyor. Onu daha da gürleştiriyor.

Bugün bir şey fark ettim. Yalnızlık sadece eksiklik değil. Yalnızlık bazen fazlalık da olabiliyor. Fazla düşünce, fazla hatıra, fazla gölge, fazla ses. İçimde ne kadar çok şey varmış da hepsi birden ağırlık yapıyormuş. İnsan kalabalığın içinde yalnız olabilir derler, ama bazen insan kendi içinde kalabalığın ortasında da yalnız kalıyor. İşte ben öyleyim.

Yağmur dindi. Sokak boş. Ama boş sokakta adımlar duydum. Ayak sesleri. Yavaş, kararlı ve ağır. Pencereye koştum, perdeyi araladım. Kimse yoktu. Sadece kaldırımın üstünde su birikintileri. Ama o an eminim, bir çift göz bana bakıyordu. Hala üzerimde o bakışın ağırlığı var. Belki o yabancı yine buradaydı. Belki hiç gitmedi.

Mum küçülüyor. Işık azalıyor. Belki de gerçek dediğimiz şey, ışık azaldıkça yok olan bir yanılsama sadece. Belki bütün insanlık, hepimiz, aslında karanlığın içinde unutulmuş bir mum aleviyiz. Titreyen, çırpınan, sonra tükenen. Şarap kadehimin dibinde, gölgem duvarda, içimdeki çocuk hala ağlıyor. Ve ben ona sarılmaya kalktığımda kollarım boşluğa düşüyor. Bugün yine aynı masaya oturdum. Yarın da oturacağım. Belki yarın, masada ben değil, gölgem olacak. Belki mum hiç yanmayacak. Belki de odada o sessiz yabancı, artık benim yerime yazacak bu satırları.

+++

Bugün farklı bir sessizlikle uyandım. Odanın içi bomboştu ama boşluk bile bir uğultu çıkarıyordu. Sanki görünmez bir el, perdeleri açmadan, kapıları aralamadan içeride dolaşıyordu. Kalktım, aynaya baktım. Yüzüm vardı, ama yüzümün ardında başka bir yüz daha saklıydı. Gözlerimin içinde, bana bakan başka gözler gördüm. Ne zamandır benimle burada olduğunu bilmediğim bir yabancı. Kendime “günaydın” dedim, sesim bana ait değildi.

Mum bu defa sabah yanıyordu. Onu gece yakmıştım, sabaha kadar dayanmazdı, ama işte hâlâ titreyen küçük bir kalp gibi ışıldıyordu. Belki de söndü, ben hala yanıyor sanıyorum. Belki de odanın kendisi artık bir mum, ben onun alevinde eriyen fitildim.

Bugün şarabı açmadım. Şişe bana ters ters baktı, kapağını çevirmemem için yalvardı sanki. Belki o da yoruldu. Belki dün geceki bütün ağırlık, onun içinde kalan son damlalarda saklandı. O yüzden elim gitmedi. Ama gitmeyince de içimdeki boşluk büyüdü. İnsan bazen susuzluktan değil, boşluktan içer.

Dışarıda rüzgâr var. Ama rüzgârın uğultusu yapraklardan değil, kemiklerden çıkıyor gibi. Sokakta yürüyen kimse yok, yine de ayak sesleri duyuyorum. Yavaş, sürüklenir gibi. Biri evin önünden geçiyor. Durup dinledim. Kapının önünde biri bekliyor gibiydi. Açmaya cesaretim yoktu. Kapıyı açsam ya hiç kimseyi görmeyeceğim ya da içeriye benim gölgemden daha karanlık bir şey girecekti. İkisi de aynı korkuyu uyandırıyor bende.

Bugün deftere yazarken elim titriyor. Yazdığım satırların şekli bozuluyor. Sanki harfler bana isyan ediyor, kelimeler artık benimle olmak istemiyor. Belki de bu sayfa bana ait değil. Belki bu satırları ben değil, gölgem yazıyor. Kalemi masaya bırakınca gölgemin elinde kalıyor gibi hissediyorum.

Bir ara gözlerimi kapattım, içeriden bir ses duydum. Çocuğun sesi. Dün gece sadece ağlamıştı, dün bağırmıştı, şimdi şarkı söylüyor. Çok eski, çok tanıdık bir ninni. Ama sözlerini bilmiyorum. Sesini bastırmak için kulaklarımı kapattım, şarkı içimden geldiği için susturamadım. Belki de ben onun ninnisiyim.

Gözlerimi açtığımda odam değişmişti. Perdeler yoktu, duvarların çatlakları derinleşmişti, sanki taş değil toprakla çevriliydim. Küçük bir mağara gibi. Mum hala yanıyordu ama ışığı artık bana değil, dışarıya vuruyordu. O an fark ettim: belki ben hiç bu odada olmadım. Belki ben hep gölgenin altında, mumun dibinde, toprağın içindeydim.

Yazarken aklıma geldi: Belki yarın buraya oturacak olan ben olmayacağım. Belki bambaşka biri bu defteri açacak, sayfaları çevirecek ve bu kelimeleri görecek. Belki o da kendi gölgesini bulacak bu satırların arasında. Ve belki o zaman, yalnız olmadığımı anlayacağım. Ama iş işten geçmiş olacak. Çünkü ben, çoktan bu satırların içinde kaybolmuş olacağım.

+++

Bugün sabahı görmedim. Ya da sabah beni görmedi. Uyanmakla uyanmamak arasındaki o ince çizgide asılı kaldım. Zaman diye bir şey yoktu. Perdeler kapalıydı ama odanın içine sanki ay ışığı sızmıştı. Ay dediğim gerçekten gökyüzünde mi parlıyordu, yoksa benim göğsümün tam ortasında mı yanıyordu, emin değilim.

Defteri açtım, sayfaların arasında toprak dökülmüş gibi küçük parçacıklar buldum. Parmaklarımı sürünce dağıldılar. Belki dün gece rüyamda gömülmüşüm de, toprağın kalıntısı kâğıda sinmiş. Belki de bu satırlar aslında bir mezarın taşlarına kazınıyor. Yazdıkça harfler oyuluyor, içimden taş kırıkları düşüyor.

Mum sönmüş olmalıydı, çünkü kibriti hiç yakmadım. Ama yine de odanın bir köşesinde titrek bir ışık var. Kendi kendime “göz yanılması” dedim. Ama gözlerimden başka neyim kaldı ki inanası? Bazen kendi bakışım bile bana yalan söylüyor. Aynaya baktığımda gözlerimi başka birinin taşıdığını görüyorum. Bugün orada genç bir yüz belirdi. Benim yüzüm değildi. Gülümsüyordu. Ben gülümsemedim.

Şarabı açtım. Şişenin içinden sadece sıvı değil, bir uğultu çıktı. İçeriden biri konuşuyordu, ama kelimeler tanıdık değildi. İçtim, uğultu boğazımdan mideme indi. Şimdi içimde konuşuyor. Benim olmayan bir sesle. Yazdığım cümlelerin arasına kendi cümlelerini ekliyor. Bazen deftere bakıyorum, hatırlamadığım satırlar var. Sanki başka bir el yazıyor. Belki ben değilimdir. Belki ben sadece gövdesi, başka birinin kalemiydim.

Bugün dışarıdan fısıltılar geldi. Sokakta kimse yoktu, ama sesler vardı. Sanki yürüyen yapraklar konuşuyordu. Bir tanesi pencerenin önünde durdu, bana bakıyordu. Yaprak nasıl bakar? Ama baktı. Gözleri yoktu ama hissettim. Sonra cama yapıştı, dal gibi bir şey çizdi. Anlamadım. Belki de bir harf yazdı. Belki bana ismimi hatırlatmaya çalıştı. Çünkü son günlerde unutur gibi oluyorum. Gerçekten ben kimdim?

Yatağa uzandım, gözlerim tavana takıldı. Tavanın çatlakları bir harita gibi. Bir yol çiziyorlar. Gözlerim o yolu takip ettikçe içimde bir tren sesi duydum. Rayların takırtısı. Bir istasyona varıyordum ama orada hiç kimse yoktu. Sadece boş valizler. Hepsi yan yana dizilmiş, kapağı aralık. İçlerinden rüzgâr çıkıyordu. Rüzgâr bavulların içinden esiyor, odanın içine doluyordu. O rüzgârla mum titredi, defterin sayfaları çevrildi.

Bir ara gözlerimi kapattım. Ve… oradaydılar. Beni izleyen yüzler. Karanlıkta beliren siluetler. Her biri benmişim gibi. Çocuk ben, genç ben, yaşlı ben. Hepsi aynı anda bana bakıyordu. Hepsi sustu. Sonra birden aynı anda konuştular: “Sen bizden hangisisin?”
Cevap veremedim. Çünkü bilmiyorum.

Şimdi defteri kapatamıyorum. Çünkü defteri kapatırsam hepsi yok olacak. Ama belki de yok olmalarını istiyorum. Belki de kalmam gereken tek yer bu satırların içi. Dışarıda olan hiçbir şey bana ait değil. Ne rüzgâr, ne yapraklar, ne gölgeler. Belki ben çoktan defterin arasına gömülmüş bir cümleyim. Belki de adım bile sadece bir harf artık.

Ama yine de yazıyorum. Çünkü yazmazsam, kaybolduğumu kimse bilmeyecek.

+++

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder