15 Aralık 2025 Pazartesi

günlük - Bazı sesler var, unutulmuyor!

Zaman, insanın hatalarına karşı sesini alçaltıyor. Kırkına yaklaşınca, öfke yerini daha yorgun bir kabullenişe bırakıyor. Eskiden geceleri uykumu kaçıran şeyler artık masanın üzerinde duran birer not gibi. Bakıyorum, dokunuyorum, ama eskisi kadar canımı acıtmıyor. Yine de bazı yanlışlar var; insan onları affetmiyor, sadece onlarla yaşamayı öğreniyor. Öğrenmek dediğim şey de aslında alışmak değil, susmayı becerebilmek.

Susmak bazen hatırlamaktan daha zor. Çünkü bazı görüntüler insanın zihninde defalarca kendini tekrar ediyor. Söylenmemiş yalanlar, yarım bırakılmış cümleler, bir başkasının varlığını sezdiğin o anlar… İnsan sevdiğini sahiplendiğini sanıyor, meğer sadece geç kalıyormuş. Ben uzun süre sevmenin yettiğine inandım. Yanılmışım.

Yanılgım, onu biricik sanmaktı. Oysa o, kendini rastgele saatlere, yabancı bakışlara, geçici dokunuşlara bırakabilecek kadar kolay vazgeçebiliyormuş. İnsan sevdiği kadının bedenini bir emanet gibi taşır içinde; başkasının onu hoyratça harcadığını düşünmek, insanın içindeki bütün kutsalları bir anda yerle bir ediyor.

Bunu düşünürken aklıma hep tek bir imge geliyor:
Pazara düşmüş bir mücevher.
Bir zamanlar kadife bir kutuda, özenle saklanan; değerini onu bilenin sessizliğinden alan bir şey. Sonra bir gün, üstündeki bütün anlamları sökülüp atılmış hâlde, herkesin dokunabildiği bir tezgâha bırakılıyor. Işığı hâlâ aynı belki, ama artık kimse onun nereden düştüğünü umursamıyor.

Masamın üzerinde Camus duruyor. Yabancılaşmanın bu kadar sade anlatılabildiğine hâlâ şaşırıyorum. İnsan bazen başkasına değil, kendi hayatına yabancılaşıyor. Pavese’nin altını çizdiğim cümleleri ise başka bir yerden yakalıyor beni; yalnızlığın bir kader değil, uzun bir iç konuşma olduğunu fısıldıyor. Oğuz Atay’ın sayfalarıysa her zamanki gibi fazla tanıdık. İnsan kendini ciddiye almaya başladığında ne kadar dağıldığını hatırlıyor.

O sayfaların arasında dolaşırken, sadakatin ne zaman bir yük, ne zaman bir lütuf olduğunu düşünüyorum. Ben sevdim. Sahiplendim. Koruduğumu sandım. Ama bazı insanlar, sevildiklerini anlamak için önce kendilerini değersizleştirmeyi seçiyor. Kendine ait olanı, başkalarının hevesine sunmayı özgürlük sanıyorlar. Ve bazı kayıplar, başkasının kollarında gerçekleşiyor.

Onu düşünürken aklıma hep şu geliyor: İnsanın kendi bedenini bu kadar kolay harcaması, ruhunu çoktan kaybetmiş olmasının bir belirtisi mi? Sevgiyle dokunulmayı değil, arzuyla tüketilmeyi seçmek… İşte bunu aklım almıyor. Pazara düşen bir mücevherin, yeniden kadife bir kutuya konulup konulamayacağını da.

Bazı romanlar yarım kalır, çünkü yazar cesaret edemez. Bazılarıysa bilerek açık bırakılır. Hayat, ikincisine daha çok benziyor. Her şeyin söylenmediği, ama her şeyin hissedildiği bir yer. Geri dönmek diye bir şey yok aslında. İnsan sadece kaldığı yerden devam edip edemeyeceğini düşünür. Aynı cümleleri tekrar kurmadan, aynı yanlışları yeniden ezberlemeden.

Ama insanın zihni, yaşanmış olanı olduğu yerde bırakmıyor. Aynı sahneleri yeniden oynatıyor. Aynı korkuyu başka bir yüzle geri getiriyor. Ya yine olursa diye soruyor insan kendine. Ya bu kez daha sessiz, daha dikkatli, daha hazırlıklı olmasına rağmen aynı yerden kırılırsa.

Çünkü bir kez gördüğün şey silinmiyor. Sevdiğin kadının kendini bir yabancının bakışına teslim edişi, zihninde tek bir metafora dönüşüyor artık. Pazarda sergilenen bir şey gibi… Değeri pazarlık konusu olmuş, hikâyesi unutulmuş.

Affetmek kelimesini yazmak bile zor geliyor hâlâ. Belki de mesele affetmek değil. Mesele, karşımdaki insanın gerçekten değişip değişmediğini görmek istemek. Ama bu isteğin kendisi bile tehlikeli. Çünkü insan başkasının değiştiğine inanırsa, kendi yaralarını da ciddiye almak zorunda kalıyor. Ve bazı yaralar, insanın elinde tutabildiği son şeyler gibi.

Üstelik ihanet dediğin şey, bir kez yaşandı mı, sadece geçmişte kalmıyor. Geleceğin içine de sızıyor. İnsan bir daha sevmekten değil, aynı sahneyi tekrar izlemekten korkuyor. Aynı bakışı, aynı gecikmeyi, aynı açıklamayı… Korku bazen sevgiden daha kalıcı oluyor.

Ve bazen korku, sevdiğin insanın kendine bunu neden yaptığını anlamaya çalışırken büyüyor. İnsan, sevdiği kadının kendini bu kadar ucuz bir hikâyenin içine sığdırmasına üzülüyor. Ona değil sadece; kendi hayaline, birlikte kurduğun o titiz, neredeyse kutsal dünyaya da.

Eskiden “bir daha asla” dediğim cümleleri artık daha temkinli kuruyorum. Hayat, büyük lafları sevmiyor. Küçük ihtimallerden sızıyor içeri. Bazen bir bakıştan, bazen gecenin bir yerinde yazılmış bir pişmanlıktan. İnsan kırkına gelince, merak bile yumuşuyor. Daha az talepkâr, daha az aceleci oluyor.

Ama temkin dediğim şey, cesaretin eksikliği mi, yoksa tecrübenin fazlalığı mı, bunu hâlâ ayırt edemiyorum. İnsan birini çok sevdiğinde, onu kaybetme ihtimalini de beraberinde büyütüyor. Ve bazı ihtimaller, gerçekleşmiş oldukları için daha korkutucu.

Bazı kapılar çarpılarak kapanmaz. Usulca örtülür. Rüzgâr eserse açılır mı, yoksa daha mı sıkı kapanır, bunu kimse bilemez. Ben artık rüzgârı suçlamamayı öğrendim. Kapının önünde beklemekle, kapıyı tamamen kapatmak arasında ince bir çizgi var. O çizgide durmayı öğreniyorum.

Çünkü bir kez aldatılan insan, kapının arkasında kimin durduğunu değil, içeride nelerin yeniden yaşanabileceğini düşünür. Tereddüt bazen bir savunma biçimidir. Kendini tekrar aynı acıya teslim etmemek için geliştirilen sessiz bir refleks.

Bazı sesler var, unutulmuyor. İnsan sadece duymamayı öğreniyor. Bazı cümlelerin kime ait olduğunu bilerek hatırlıyorum hâlâ. Tonları değişmiyor. Zaman sadece araya sessizlik koyuyor. Sessizlik de bazen bir reddiye değil; sadece düşünmek için açılmış bir boşluk oluyor.

Değişmek mümkün. Buna inanıyorum. Ama geri dönmek… O, iki kişinin aynı anda başka insanlar olabilmesini gerektiriyor. Ve insan, her şeye rağmen, bazı ihtimalleri tamamen yok etmek istemiyor. Belki de bu, yaşadığımı kendime kanıtlama şeklimdir.

Bugün bunları yazıyorum. Ne bir davet, ne de bir vedâ. Sadece kapıyı kapatmadığımı kendime hatırlatmak için. Ama o kapının ardında, bir kez daha pazara düşmüş bir mücevherin soğuk ışığı olup olmadığını da unutmadan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder