Kırklı yaşlarımın takviminde yazan bir başka "başlangıç". Eskiden bu kelime, omuzlarıma yüklenmiş bir angarya ağırlığı demekti; bitirilmesi gereken projeler, kaçırılmış fırsatların hüznü... Şimdiyse, pencereden sızan bu mat gün ışığının rengi neşeli bir ton taşıyor. Melankoli, bir zamanlar benim en sadık dostumdu; her baktığım yerde bir 'kayıp' hikayesi bulurdum. Artık, bakış açımın optiğini değiştirdim.
Sabah yürüyüşüm, günün ilk ritüeli. Bu, basit bir hareket değil, bir meditasyon. Kulaklıkta Ravel'in Boléro'su değil de, belki de daha hafif, bir Bill Evans Trio kaydı çalıyor. Ya da belki de hiçbir şey. Sessizliği dinliyorum. Bakın, şu karşı kaldırımdaki eski dökme demir korkuluklara yansıyan ışığa. Paslanma, bir bitiş değil, zamanın estetiği. Her bir pulu, geçmiş bir yağmurun, bir kışın hikayesi. Eskiden bu detayları görmezdim, ya da görsem bile bir tür 'hüzünlü güzellik' atfedip kendi içimdeki karanlığa çekerdim. Oysa şimdi, gördüğüm şey, dayanıklılık. Bu demir, bu şehir, bu sonbahar rüzgarı, hepsi var olmaya devam ediyor.
Dün gece Kurosawa'nın Dodes'ka-den'ini izledim. O sefaletin ortasındaki o tuhaf, çocuksu neşe... Biliyorum, kırklı yaşlar 'yaşamın son demleri' edebiyatına düşmeye çok müsait. Oysa ben, hayatımın en iyi filmini şu an çekiyorum; senaryo yavaş yavaş, kendi elimle yazılıyor. Öğleden sonra o sahaflara uğrayıp, uzun zamandır aradığım Canetti'nin Körleşme'sinin ilk baskısını bulma ihtimalini düşünmek bile, içime tuhaf, çocuksu bir heyecan salıyor. Bu, büyük bir plan değil, basit bir 'an' zaferi. Yaşamak, sadece nefes almak değilmiş, nefesi hissetmek ve bir sonraki nefeste ne güzel bir şey keşfedeceğimi merak etmekmiş. Ve bu merak, kırk yılın en büyük mirası.
Bugün, iç dünyamın mimarisine odaklanma günü. Kütüphanenin o eski, ahşap ve kağıt kokan atmosferi... bu koku, benim için bir tür sığınak. Dışarıdaki dünyanın hızı, burada yavaşlıyor, adeta duruyor. Sabah okumalarım beni Montaigne'e götürdü. Onun o sorgulayıcı, her şeyi masaya yatıran ama bunu büyük bir mizah ve kabullenicilikle yapan tavrı... İşte bu olgunluk. Bu, kırk küsur yılın getirdiği entelektüel hazinenin en değerli parçası. Artık, her şeyi bilmek değil, hiçbir şeyi kesin bilmemenin keyfini sürmek daha cazip geliyor.
Öğleden sonraki müze ziyaretimde, Edward Hopper'ın o meşhur yalnızlık temalı tablolarından birinin önünde durdum. Bir zamanlar, bu tablolar bana kendi iç sıkıntımın aynası gibi gelirdi. O boş mekanlar, o siluetler... hepsi birer ıssızlık sembolüydü. Bugün ise, o yalnızlığın içinde bambaşka bir şey görüyorum: huzur dolu bir teklik. Pencereden sızan o ışık, o anlık sükûnet, bir trajedinin değil, bir içsel bağımsızlığın temsili. Başkasının onayına ihtiyaç duymadan, kendi varlığının tadını çıkarma sanatı. Bu yalnızlık, artık bir eksiklik değil, bir doluluk hali.
Bugün, o kadar güzel bir dize okudum ki, hemen not ettim: "Hayat, kendine ait bir melodi bulmaktır, notaların başkasına benzemesine aldırmadan." Sanırım benim melodim, minör bir tondan, kendiliğinden neşeli bir majör tona dönüştü. Bunu, zorlayarak yapmadım; sadece ışığı izledim. Akşam, evde güzel ve naif bir klasik müzik playlist'ini açacağım. Shostakovich'in o yer yer acı ama nihayetinde zaferle biten senfonilerinden birini dinlerken, dışarıda yağan kış yağmurunun sesini de müziğin bir parçası yapacağım. Hayatı, bir sanat eseri gibi kurgulamak... Bu, her yeni günü, bir sinema perdesi gibi görmenin verdiği keyif. Bu, şahane bir plan.
Cumartesi, hafta sonunun ilk günü, aynı zamanda da gözlem yeteneğimin zirveye çıktığı gün. Bugünkü "keşif alanı" insan. Bir kafede oturup, bir yazarın yaptığı gibi, çevremdeki hikayeleri topluyorum. Ama bu sefer, hikayeler dramatik değil, aksine, insan ruhunun o basit, sıradan anlardaki parıltılarını arıyorum.
Şu karşı masada oturan yaşlı beyefendiye bakıyorum. Elinde eski bir gazete ve yüzünde hafif bir tebessüm var. Hangi satırı okuyor, hangi hatıraya dalıyor bilmiyorum. Ama o tebessüm, bana, hayatın yükünü hafifleten bir iç mizahın varlığını fısıldıyor. Ya da şu camın önünden hızlıca geçen gençler grubu. O yüksek sesli kahkahalar, o aceleci adımlar... Onların enerjisi, bana kayıp bir gençliği hatırlatmıyor; tam tersi, enerjinin kendisinin, zaman döngüsünün ötesinde, her daim var olduğunu hatırlatıyor. Kırk, bu enerjiyi pasif bir izleyici olarak değil, onu anlayan ve takdir eden bir 'bilge' olarak deneyimleme yaşım.
Bugün, bir detayı yakaladım: Parkta bir anne, çocuğunun kışlık paltosunun düğmesini iliklerken, çocuğunun yüzüne dokunuşu... O anki hassasiyet, bir şiir. Bu anlar, bana, evrenin karmaşık denklemlerinin en basit çözümlerini sunuyor. Artık hayatı büyük teorilerle anlamlandırmaya çalışmıyorum. Hayatın anlamı, o tek bir hassas dokunuşta, o tek bir içten tebessümde gizli.
Akşam için harika bir planım var: Uzun zamandır ertelediğim, Fellini'nin 8½'sini tekrar izlemek. Sinema, benim için sadece bir sanat dalı değil; insan ruhunun labirentlerini aydınlatan bir fener. O filmdeki kaotik yaratıcılık, o absürt neşe, bana, kendi yaratıcı karmaşamın da ne kadar güzel olabileceğini gösterecek. Bu, entelektüel bir ziyafet ve ben, bu ziyafete davetli olmaktan büyük bir haz duyuyorum. "Yaşamak güzel bir şeydir," dedim kendi kendime, defterime o anın güzelliğini not ederken. Bu, artık sadece bir cümle değil, bir manifesto.
Haftanın omuzlarında taşınan bir günü. Ama benim için, yarınların heyecanının başladığı an. Kırklı yaşların en büyük avantajı, neyi ertelemek istediğini ve neye hemen başlaman gerektiğini çok net bilmek. Ve ben, erteleme dönemimi bitirdim. Eskiden, planlar yaparken bile, her zaman bir "ya olmazsa?" kaygısı, bir "değmez" düşüncesi beni geri çekerdi. O melankolik ses, daima kulağıma fısıldardı. Artık o sesi susturdum. Zira biliyorum ki, hayatın kendisi, gerçekleşmemiş bir ihtimalden ibaret değildir. Yapılan her plan, atılmış her adım, hayatın o sonsuz akışına bilinçli bir müdahaledir. Bir yaratım eylemidir.
Bu öğleden sonra, kendime yeni bir hobi edindim: Eskiz defterime, gördüğüm eski kapı ve pencere detaylarının resmini çizmek. Mimari, benim için donmuş müziktir. Her çizgi, bir nota. Bu basit uğraş, zihnimi o kadar berraklaştırıyor ki, sanki içimdeki o eski, ağır duvarları yıkıp yerine daha aydınlık, daha ferah pencereler açıyorum.
Akşam, o eski dostlarımla, sadece kitap ve felsefe konuşmak için buluşacağız. İlişkilerin karmaşası olmadan, sadece fikirlerin saflığı üzerine bir sohbet... "İdealar, somut dünyadan daha canlıdır," demişti bir düşünür. Ve ben, bu canlılığı beslemeyi seçiyorum. Bu basit ama derin bağlantılar, yaşamın en sağlam direkleri. Yarın, yepyeni bir gün. Ve ben, o günün getireceği her türlü zihinsel ve duyusal zenginliğe hazırım. Bu, heyecan verici bir bekleyiş.
Haftanın final perdesi. Beş gün, bir film şeridi gibi geçti. Her gün, kendi içinde, küçük bir başyapıttı. Ne büyük bir dram, ne de büyük bir kahramanlık gerektirdi. Sadece var olmanın, uyanık olmanın basit ve sade şenliği.
Sabahın bu saatinde, dışarıdaki rüzgarın sesi, bana Sibelius'un bir senfonisini anımsatıyor; Kuzey'in o güçlü, yalın sesi. İçeride ise, sıcak bir kahve ve biriken notlarımın kokusu var. Hafta boyunca, üç yeni kitap bitirdim, yirmiye yakın mimari detay eskizledim ve bir sonraki seyahatim için rotayı kesinleştirdim. Bunlar, 'başarı' kriteri olarak sunulacak büyük işler değil. Ama bunlar, benim içsel ekonomimin göstergeleri. Bu, kendine verilen bir sözü tutmanın sessiz zaferidir.
Kırkların başında, insan, gençliğin o hırslı 'yapmak zorundayım' baskısından, olgunluğun dingin 'yapmayı seçiyorum' konforuna geçiyor. Artık, geçmişin hayaletleriyle boğuşmak yerine, geleceğin ışığını kendim yaratıyorum. Bu, sükûnet içinde bir coşku hali. Bu, gölgeleri aydınlatan bir farkındalık.
Şimdi pencereden bakıyorum. Hava kararmaya başladı. Bu kış akşamı, bana bir melankoli hissi vermiyor. Aksine, bir kozmik sığınak hissi veriyor. Dünya dönmeye devam ediyor, karmaşasıyla, gürültüsüyle... ama ben, kendi küçük evrenimde, kendi seçtiğim fikirler, kendi seçtiğim müzik ve kendi seçtiğim estetikle çevriliyim.
Film bitti. Ama hayat, her an yeniden başlıyor. Ve ben, bu yeni 'sahneye' hazırım. Hayat güzeldir. Çünkü ben, onu öyle görmeyi seçtim. Perde kapanmıyor, sadece bir sonraki sahnenin ışıkları ayarlanıyor. Ve o sahne, eminim ki, bu haftadan çok daha aydınlık olacak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder