Bugün, tavanın üzerime çöktüğü o kadim kabuslardan değil, göğüs kafesime sığmayan bir gökyüzüyle uyandım. Yıllardır omuzlarımda birer mermer sütun gibi taşıdığım, başkalarının rüyalarına, toplumun bitmek bilmeyen "melis"lerine ve "malıs"larına ait o ağır sorumluluklar, sanki gece yarısı gizli bir el tarafından çözülüp karanlığın karnına bırakılmış. İlk defa yataktan kalkarken kemiklerimin gıcırtısını değil, ruhumun esneyişini duydum. Oysa ne kadar da alışmışım her sabah o görünmez zırhı kuşanmaya; o "gereklilikler" denizinde boğulmadan yüzmeye çalışırken aslında ne çok su yutmuşum. Şimdi aynadaki adama bakıyorum; gözlerindeki o yorgun sis dağılmış, yerine taze bir fecrin ışıltısı yerleşmiş. Masanın üzerindeki ödenmesi gereken faturalar, cevaplanması beklenen ruhsuz epostalar, "elalem ne der"in o paslı prangaları... Hepsi orada duruyor belki ama artık bana ait değiller. Ben, kendi krallığımda sadece kendime karşı sorumlu olmanın o çocuksu ve kutsal hafifliğini keşfettim bugün.
Pencereyi açtığımda içeri dolan rüzgar, sadece odayı değil, zihnimin tozlu dehlizlerini de havalandırıyor. Eskiden bu rüzgar bana sadece geç kalmışlıklarımı fısıldardı; şimdi ise önümde uzanan o uçsuz bucaksız beyaz sayfanın mürekkebi gibi kokuyor. Zaman, o acımasız kırbaçlı efendi, artık bileğimdeki saatten akıp gitmeyi bıraktı; sanki duruldu ve bir gölün dinginliğiyle önüme serildi. Hiçbir yere yetişmek zorunda olmamanın, birilerinin beklentilerini bir dantel gibi ince ince işleme mecburiyeti hissetmemenin bu denli baş döndürücü bir sarhoşluk yaratacağını bilemezdim. Ayaklarım yere basıyor ama sanki bulutların üzerinde yürüyorum. Hayatın o "lüzumlu" görünen ama aslında birer kum torbasından farksız olan yüklerini birer birer yeryüzüne saçtım. Şimdi sadece nefes almanın, bir yudum suyun serinliğinin ve güneşin tenimi okşamasının peşindeyim. Bugün sadece yaşıyorum; bir hedef için değil, bir sonuç için değil, sadece bir an için. Ve bu an, hayatımın geri kalanının ilk ve en parlak sabahı.
**
O anı hatırlıyorum; zihnimin labirentlerinde yankılanan binlerce sesin birden sustuğu, o görünmez ama devasa barajın ilk çatlağını verdiği o keskin kırılma noktasını. Bir akşamüstüydü; gökyüzü mürdümden kızıla dönerken, masamın üzerinde biriken o "hayat memat meselesi" sanılan evrak yığınlarına, ruhumu kemiren o bitmek bilmeyen "mükemmel olma" zorunluluğuna ve başkalarının takdirine ayarlanmış o sahte pusulama baktım. İçimde sanki bin yıllık bir mühür kırıldı. Omuzlarımın yükü altında ezilmekten kamburlaşmış ruhum, ansızın o kof ağırlığı reddetti; ellerim titreyerek de olsa, yıllardır sıkı sıkıya tuttuğum o ağır zincirleri sanki dipsiz bir kuyuya bırakıverdim. O an, o muazzam sessizlikte, dünyanın durduğunu sandım. Meğer duran dünya değil, benim bitmek bilmeyen, nafile koşummuş. Zincirler yere çarptığında beklediğim o kıyamet kopmadı; aksine, içimde bir yerlerde binlerce kuş aynı anda kanat çırptı. "Yeter" dediğim o saniye, aslında kendime "başla" dediğim ilk saniyeymiş. O büyük yükün yerdeki tozunu izlerken, ilk kez aşağıya değil, göğe baktım ve o an anladım ki; bunca zaman taşıdığım o devasa kaya, aslında benim kendi ellerimle ördüğüm bir hapishaneymiş. Şimdi o harabenin ortasında, sadece çıplak ve hür bir ruh olarak duruyorum; dünün o boğucu vaveylası bitti, yerini yeni günün henüz bestelenmemiş, tertemiz ve umut dolu o ilk senfonisine bıraktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder