batılılaşma, bu toprakların cumhuriyet’ten bu yana yaşadığı en köklü ve en sancılı travma olmasına rağmen, günümüzün diplomalı ama idrak yolları kapalı kitlesinin elinde trajikomik bir entelektüel karikature dönüştü. bugün karşımızda duran manzara; köksüzlükten beslenen, taklitçiliği vizyon sanan ve derinliği olmayan bir "diplomalı cehalet" örneğidir. bu kesim için batılılaşma, ne yazık ki düşünsel bir devrimden veya aydınlanma’nın rasyonalizminden ziyade, sadece estetik bir tercihten ve tüketim nesnesinden ibaret kalıyor. kant’ın ahlak felsefesini veya sanatın ontolojik derinliğini anlamak yerine, sadece batılı gibi giyinmeyi, batılı gibi tüketmeyi ve batılı kavramlarla cümle kurmayı yeterli görüyorlar. giydikleri markaların veya kullandıkları teknolojinin arkasındaki o devasa düşünce tarihinden bihaber olan bu kitle, batı’nın sadece "çıktılarını" tüketirken, o çıktıları yaratan o çileli "sürece" tamamen yabancı kalıyor.
bu "okumuş cahil" tayfası, kendi kültürüne bizzat edward said’in bahsettiği o oryantalist gözlüklerle, bir yabancı hatta bir düşman gibi bakmayı entelektüellik sanıyor. anadolu’nun irfanını, tarihsel derinliğini veya yerel dinamikleri "köylülük" olarak etiketleyip kestirip atarken, aslında kendi kimliksizliklerini itiraf ediyorlar. batı’da herhangi bir entelektüel kendi geleneğiyle barışık olup ondan beslenirken, bizimkiler köklerini kurutarak çiçek açmaya çalışan plastik birer bitkiyi andırıyor. düşünce üretmek yerine, batı’da raf ömrünü tamamlamış tartışmaları on yıl geriden takip edip "yeni bir şey bulmuş gibi" pazarlamak, bu kesimin en büyük meziyeti haline geldi. kendi toplumunun dertlerine ve gerçeklerine uygun bir terminoloji geliştiremedikleri için, ithal kavramlarla yerli sorunları çözmeye çalışıyorlar; sonuç ise her zaman üstü avrupa, altı harabe bir zihin yapısı oluyor.
bu sığ batı hayranlığı, dijital dünyanın o sahte vitriniyle birleşince ortaya tam bir "teknik görüntü" trajedisi çıkıyor. vilém flusser’in uyardığı gibi, modern insan artık dünyayı anlamak için değil, sadece o akıllı cihazların (aparatların) ona sunduğu imkanlar dahilinde "poz vermek" için yaşıyor. her anı bir "içerik" olarak pazarlayan, her hüznü bir estetik objeye dönüştüren bu zihniyet, aslında ruhun en mahrem katmanlarını beğeni butonlarının insafına terk ediyor. okudukları iki satır felsefi aforizmayı veya ellerine aldıkları yabancı dildeki kitapları birer "statü simgesi" gibi dijital duvarlarına asarken, aslında bilginin aydınlatıcı gücünü değil, onun "beğeni" toplayan paket servis halini tüketiyorlar. burada roland barthes’ın "mitolojiler"i devreye giriyor: batılı yaşam tarzı, bu kitle için tarihsel sancılarından arındırılmış, sadece "üstün" görünmenin bir göstergesi haline getirilmiş sahte bir mitte dönüşüyor. bir kafede çekilen o filtreli kitap fotoğrafında asıl olan o düşünürün sancısı değil, o fotoğrafın fısıldadığı "ben seçkinim" yalanıdır.
işte tam bu noktada, "şeytanı gövdesinde taşıyanlara acımalıyız" sözü en modern karşılığını buluyor. çünkü bu sahte varlığı kutsayan, kendi gerçekliğine ihanet eden ve ruhunu piksellere bölen bu insanlar, aslında dünyanın en sessiz ve en derin hapishanesinde yaşıyorlar. içindeki o karanlık boşluğu imajlarla doldurmaya çalışan, her onaylanma arzusunda kendi biricikliğinden biraz daha kopan bu ruhlar, aslında dışarıya verdikleri o kibirli zarardan çok daha fazlasını kendi iç dünyalarında yaşıyorlar. kendi zihninin içinde asla barış ilan edemeyen, şefkatin ve samimiyetin serinliğinden mahrum kalmış bu "diplomalı sürgünler", dünyanın en büyük kütüphanelerine de sahip olsalar, aslında manevi bir fakirliğin hamallığını yapıyorlar.
sonuçta ortaya çıkan manzara, ne tam olarak batılı ne de buralı olabilen, arafta kalmış bir kimliksizlik halidir. diplomalar duvarları süsleyebilir ancak o belgelerin temsil etmesi gereken entelektüel namus ve tarihsel bilinç yerini taklitçiliğe bıraktığında, geriye sadece yaldızlı bir cehalet kalıyor. kendi hayatını bir başkasının gözünden seyreden, algoritmalara uygun tepkiler vermek üzere programlanmış bu kitle, modernliği bir bilinç düzeyi değil, bir imaj yönetimi olarak yaşamaya devam ediyor. kendi halkına batılı bir kibirle yukarıdan bakan bu diplomalı kalabalık, aslında batı’nın bile ciddiye almayacağı birer taklit nesnesi olarak, kendi kültürel mezarlarını parıltılı filtrelerle süslemektedirler. gerçek bir anlam arayışı ise, bu filtrelerin ve ithal kimliklerin çok ötesinde; insanın kendi çıplaklığıyla, kusurlarıyla ve kadim kökleriyle dürüstçe yüzleştiği o sessiz odada, yani asıl merkezinde beklemektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder