insan, kendi içine doğru attığı her adımda aslında başkasına giden yolu da inşa eder. özsaygı ve özsevgi, bir kibir kalesi veya narsisistik bir sığınak değil; aksine, kişinin kendi varoluşsal sınırlarını ve değerini dürüstçe kabullenmesidir. bu kabulleniş gerçekleşmediğinde, dış dünyaya sunulan her duygu bir parça eksik, bir parça eğrelti kalmaya mahkumdur. kişinin kendi iç dünyasında kuramadığı bir dengeyi dış dünyaya yansıtma çabası, temeli olmayan bir binanın fırtınada ayakta kalmasını beklemek gibidir.
kendini sevmeyen bir insan, aslında kendi varlığıyla barışık olmayan, kendi eksikliklerini birer yük olarak sırtında taşıyan kimsedir. bu içsel huzursuzluk, bir süre sonra dışarıya karşı bir savunma mekanizmasına ya da gizli bir öfkeye dönüşür. kendisine şefkat göstermeyi bilmeyen bir ruhun, bir başkasına sunduğu sevgi genellikle ya bağımlılık üzerine kuruludur ya da geçici bir onaylanma ihtiyacının ürünüdür. gerçek sevgi, kişinin kendi değerini bildiği bir taşma halidir; kuyu kuruysa, susuz kalmış bir ruhun başkasına can suyu vermesi imkansızdır. kişi, kendisinde bulamadığı o onayı başkasından dilenirken sunduğu şeyi "sevgi" sanır; oysa bu çoğu zaman bir takas arzusundan ibarettir.
saygı meselesi de aynı kökten beslenir. kendi sınırlarını tanımayan, kendi emeğine ve varlığına değer biçemeyen bir birey, başkalarının sınırlarını da ihlal etmeye meyillidir. kendi varlığının kutsallığını ve ihlal edilemezliğini kavramamış bir zihin, bir başkasının sınırlarına da ancak körlemesine çarpar. kendine saygısı olmayanın başkasına gösterdiği nezaket, genellikle samimi bir takdir değil, bir korkunun veya toplumsal bir zorunluluğun maskesidir. gerçek saygı ise, bir öznenin diğer bir özneyi kendi yetkinliği ve biricikliği içinde selamlamasıdır.
kendine yabancılaşan bir ruh, başkasını nasıl gerçekten tanıyabilir? kendi iç sesine sağır olan biri, bir başkasının sessiz çığlığını nasıl duyabilir? stoacı bir perspektifle bakarsak, kişinin kendi karakteri üzerindeki hakimiyeti ve özdeğeri, ahlaki bir yaşamın temel taşıdır. insan önce kendi içindeki yabancıyla tanışmalı, onun karanlık ve aydınlık yönlerini kabullenmelidir. kendi derinliklerine saygı duymayan bir bakış, başkasının ruhundaki kutsallığı asla göremez.
sonuç olarak, dünya ile kurduğumuz her ilişki, kendimizle kurduğumuz o mahrem diyaloğun bir yankısından başka bir şey değildir. dışarıya açılan her kapı, önce içeriye bakmaktan geçer. başkasına duyulan sevgi ve saygı, ancak kişinin kendi içindeki okyanustan taşan suyla hayat bulabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder